İŞTE MEMLEKET SEVDASI……

fotoğraf0295

İŞTE MEMLEKET SEVDASI

Bahar   gelince kabarır toprağın hası..,
Düşer bağrına, yeşerir arpa, buğdası..
Güneşte olgunlaşıpta   başak tutması..

                                    İŞTE MEMLEKET HAVASI

Hasat vaktini bekler,   rüzgar kucak açar.
Tırpan ile orak   tarlada buluşurlar.
Buluşurda birbiri ile yarışırlar.

                                    İŞTE MEMLEKET HAVASI

Harmanyeri şenlenir , şenlenir güz gelir..
Sofralar kurulur dost, çocuklar şenlenir..
Pişer keteler, katıklı çorba dillenir.

                                  İŞTE MEMLEKET HAVASI

Dediler Kütükçüoğlu gider gurbete..
Yolcu ettiler köylüler tüylü tepede.
Bir yatak , yastık, birde yorgan, at sırtında.

                                  İŞTE MEMLEKET HAVASI

Uzun olur zemheride soğuk geceler..
Yatar uykusunda memleketi heceler.
Ana, bacı, baba, gardaş, bekler yol gözler.

                                  İŞTE MEMLEKET SEVDASI

Mektup yazmış yavukluya iletmemişler,
Okumuşlar, herkes   gülüp ekis etmişler..,
Utandırma,   gözyaşlarını döktürmüşler..

                                  İŞTE MEMLEKET SEVDASI

Ne olacak oğul der, bizimde halimiz..
Yok ki serelim   çuvallar ile unumuz..
Kesildi bu yaz, akmadı pınar suyumuz.

                                  İŞTE MEMLEKET   SEVDASI

Ozan Zihniye diyelim bir   kelam etsin..
Selam götür,   iki satırda bize yazsın..
Haklıdır deyipte, saz ile söze gelsin.

                                  İŞTE MEMLEKET GAYDASI

Toygar   yazarsın haberlerin kimi yorar..?
Gurbete düşen gelir yol nerde der sorar…
Dik artık tabelayı, kalksın pusulalar..

                                  İŞTE MEMLEKET GAYDASI

Ne saza gelirler gardaşım nede söze..
Nazar değmesin demez   iki kara göze.
Bir çift lafım daha var unutmayın size..

                                  İŞTE MEMLEKET GAYDASI

Ne sap olur gafil olandan nede saman,
Bilmez akılsız başın hali nice yaman.
Yaş kemale erince anlar küpçü Hasan.

                                  İŞTE MEMLEKET GAYDASI

Güvenim derki   yazmadın hiç hallarını?..
Boşver gitsin artık hayırsız dostlarını..
Gönülden anlayan bilir hep hislerini.

                                  İŞTE MEMLEKET GAYDASI

Güven Gürbüz
Şebin Medya Genel Yayın Yönetmeni
Ankara,15.Ocak-2010

HAYAT DEĞİRMENİNDE, DÖNER YERİNDE

Hayat engebeli bir yokuş, çıkam dedim çıkılmıyor.

Dost dediğin buruş, buruş, çıkara menfaate kul olmuş.

 Tutam dedim elinden, eli inmez belinden,  tutulmuyor.

 Bir elinde orak, bir elinde burçak, biçem diyor biçilmiyor.

Toprak çapa ister, dost dediğin ruzgara küser,

Rüzgar bayırdan eser, başaklar boynun eğer..

 Ayaklarıma tiken batar, koşam derim koşulmuyor..

 

Sıla tüter gözünde, kimbilir kim kandırmış bir kadehe duvar dibinde.

Çekmiş perdeleri, kapatmış kapıları, başını vurduğu duvarları, yıkam diyor yıkılmıyor..

Acı gelir doğru ise sözün aslı, Kapatmıyor yüreğine dert olmuş faslı,

Kapıları kilit tutmuyor, anahtarı paslı,

Gönül kapılarını açam diyor açamıyor.

Neyleyim ben seni, senin gibi çok deli,

Hepsi de Ali Veli, Hasan’ı, Hüseyin’i gören olmuyor.

 

Açmış ellerini gökyüzüne, tutmuş soğuk tenin esen bahar yeline,

Doldurmuş gamı kederi bardağına içem diyor, içemiyor.

Hiç kimseden çekmediği kadar çektiği birde nasırdan,

Medet umar bir soğan kabuğundan,

Çıksın artık bu nasır diye ayağına sarar,

 Soğan sararmış, nasır ayaktan çıkmıyor..

Ayak ayak değil, soğan çürük, nasırı koparıp atmıyor.

 

 

Dostum hayat küsmez sana, Bir karış toprakta kalmaz bana.

Bir çift sözü küpe et diyeceğim kulağına,  

Kulakta başta bir gün duyurmaz olur sana.

 Elin ayağın titrerde bardak düşerse yere,  Kırığına el atma batar bir yere,

 İstemem olmasın hiçbir yerinde yara, bere.

El üstünde tutardım seni ama vefa sözümde durmam diyor.

 Sefa çıkara kul olmuş, ben sahibimi tanırım diyor..

 

 

Ne has idi gül cemalin tebessüm ederken,

Düşüpte yere tutam elinden derken,

Vakit geldi ne çabuk erken,

Akrep ile yelkovan yerlerini terketmiş,

Saat yere düşmüş,

 O’ da çoktan bitmiş,

Yayı bir yanda, zili bir yanda toplanmıyor.

 

Söğüt altında eserken ruzgar, uyku tutmuş.

Rüyalarına girem diyor giremiyor.

Eyvah uykuda çok derinden gitmiş..

Uyanam diyor uyanamıyor..

Ebedi uykular çalar kapıyı, ne sabahlar olur, ne akşamlar,

 Durur bütün zamanlar, mazide kalır dost ile anılar,

 Gel bir daha geriye desen, bir daha geri gelmiyor.

 

 Ömür ile umur, ararsa birbirin bulur,

Tuttuğunda büyür, bıraktığında ölür..

Ömür işte ne dersen de..

Kimine çok verir dellendirir, kimine az verir dillendirir,

En sonunda yine aynı elbiseyi giydirir.

Yatak yorgan istemez..

Yağmur da ıslanmaz, toprak ana sarar bırakmaz…

Güven Gürbüz

GÖNÜL PENCERESİNDEN BAKABİLMEK

      Toprağın ısınışıyla birlikte,

buram, buram buhar olup göğe yükseliyor kışın karlı günleri, zemherinin hediyesi ile birlikte. Leylekler dönüyor, kanat çırpıyor, solucanlar bir anlık heves uğruna kurban kuşların kursağına.   Sular daha çok ve hızlı akıyor. Dağlar sırtındaki yükü atıyor, eritiyor, sis, duman memleket topraklarında tur atıyor..Otlar, çayır, çimen, toprağın üzerinde yer kapma yarışında. Kalbin daha da hızlı atıyor. Memleket sevdası yarışı başlıyor. Kavuşma sızısı..
En içten gelen yakarışla, sevdalı bir bakışla,   insanoğlunun gönül penceresinden bahara hediyesini sunuyor..

    Bir mektup geliyor..Çok eskilerden..Kargacık, burgacık harfler olması gereken yerin dışında duruyor..Yanlış okunmaya zemin hazırlasa da, anlıyor okumasını bildikçe okumasını bilen..Okurken yerlerine oturtuyor onları, yaramaz olduklarını bildikçe, okuduklarına da yanlış okumuyor düzeltiyor okurken, biliyor ki o gönül penceresinden bakıyor. Dedelerimizin küçükken başımızı okşayarak oku hele..atlamadan dediği gibi..Bizler şimdi onların yerini aldıkta ne oldu..Bizim onlara okuduğumuz kadar bize de okuyanları bulamadık. Kabahatliyiz..Gönül penceresinden bakarak okumasını öğretemedik.

    Zarfın zamkı bile tutmuyor..Dudaklarımız kuruyor..Islatmak kafi gelmiyor..Pulun üzerindeki resme takılıyor gözümüz..Takılmaz olsun..Gençlik yılları geliyor aklıma..Utangaç, sıkılgan, pısırık, küskün, solgun, somurtkan,Kapris, bakmamak için kendimize, bakıyor dememek için bir başkasına,   yolu değiştirmek bir günde..Başka yoldan gitmek, görmemek en sevdiğin arkadaşına hissettirmek için hatasını..

    Ey büyümek istemeyen insan..Ne vardı o zamanlarda büyüseydin şimdikinden biraz daha az..Anlasaydın. Sen terk ettikçe kendini, aslında terk edenler bedeninde sırada bekliyorlardı..Saçlar, dişler..hepsi sıradaydılar..nerden bilirdin ki onlarında zamanla seni terk edeceğini yerini protezlerin alacağını Ya kulaklarının daha da ağır işiteceğini, yakını artık fazla görmek istemeyeceğini gözlerinin..Bilseydin böyle yaparmıydın?

    Yapmazdın elbet ama doğanın kanunu bu..Yapıların bile miadı var. Yoruluyor, tükeniyor, aşınıyor, bitiyor. Bedende yoruldukça tükeniyor. Her insan tadacak çoğu zaman istemediklerini bir gün ve en sonunda da ölümü..

    Dinlemek değil hep salt kendini..Büyüklerini dinlemeli, anlamalı ne dedikleriniSonra atmalı adımını yavaş, yavaş koşmalı yorulmadan dinlenmemeli hep.

  Gönül penceresinin açıklığına vesile olsun bahar..İnsan sevdikçe gönül penceresinden doğar içeri nice güneşler. Gençlik hayal olur derler..Olsun ne çıkar..Yaşanılan en güzel anılar, bizlerle birlikte hatırladıkça coşar..Aşar yürek her şeyi aşar..insanoğlu gönül penceresinden baktıkça, anlamakta zorlandığı bir çok manevi değerleri bir çırpıda hemen anlar..

  Gönül penceresinden bakmasını bilen dostlara, bir bahar gününden sevgi ve saygılar..

Güven Gürbüz

İNANMADAN OLMUYOR HEPSİ AYNI SEPETTE..

MEMLEKETE HİZMETTE, GAYRETTE, İYİ NİYETTE,

HİZMETTE, SAMİMİYETTE, İNANMADAN OLMUYOR HEPSİ AYNI SEPETTE..

     Bir seçim döneminin ardından daha yeni umutlara bahar rüzgarları esti. Kimi diken oldu, kimi gül, kimi uçtu, kimi kondu. Hepsi yalan dünyada bir oyundu.  Sahnedekiler yer değiştirdi belki, belki anlayamadı kara kedi. Hepside sevdi ,kimi sözde de olsa memleketim dedi. Öptü oyları ile kiminin yorgun tenini, elveda busesi gibi geldi kimilerine, kondurduğunda  elindeki oy pusulasına mührünü…

    Gülücük dağıttı yalandan da olsa..Kimi şımardı, paranın, pulun ucunu kaçırdı, kimi aklının bir yanını. Kimi dudak ısırdı, kimi burun kıvırdı. Karardı kiminin içi. Yolda bir vatandaş, çok da sırdaş, döktü içini yavaş, yavaş.. semeri sırtıma vurdum dedi.Ben dedi eşek olduktan sonra semer vuran çok olur Estağfürüllah evladım o nasıl söz. Bilmiyrim ki neydecük şimdi..

      Hayat seçer önce seni seçmek için, sonra seçersin, bir gün de seçilmek için. Seçende seçilende etten kemikten, yorulsa da beden, ruh çıkmadan bedenden,  insanoğlu bir yarışta, koşar kulvarda,  kimi gün aynı sofrada, kimi gün ayrı tabakta, yine aynı kaşığı sallar. Oy namustur parayla satılmaz, para karşılığı oyda toplanmaz.   İnsanoğlu ne kadar sensin dense de, yinede yetinmez, aza kanaat, çoğa sebaat, doğruluğa itaat, zor zanaat, deselerde inan doğru bildiklerine..

      Yaşını başını yüklese de yorgun yıllara, eli ayağı durmaz, gözü kaşı oynar, bir de olmak varmış der ihtiyar. Kurcalar boş kaldıkça eski hesapları boncuk yapar, kolye eder, boynuna asar. Onunla yatar, onunla kalkar. Ne alakadar olur, ne düşünür, memleketin neresinde insanlar yine bu gecede aç yatar.   Taksalarda madalyonlar, uçuşsa da menfaatdarlar, çıkara kul dostlar, sıraya dursalar, mutluluğuna mutluluk katsalar. Yalan dünyada her şey neye yarar. Bir nefeste gizli ılık bir ses tonu..

Paylaşmasını bilene yeter,   bir gülücük dünyaya bedel..

    Emeğinin değerini onu alın terine katan bilir. Alın teri dökmeden tüketen bir gün hazırı tüketir. Taşıma suyu ile değirmen dönmezse de, El birliği ile dağlar delinir, Ferhat ın yüreği gibi yürek varsa bu memlekette dünden kalkınır.   Aynı nakaratları çalmaz kimse, hariçten gazel okumaz her önüne gelen, Öğüdü veren öğünü vermez dese de dinlemez, yeni yetmez, eski yerinde kalmaz, aç kalan ayı oynamaz. Yazmaz kalemi kırılır..Aynasını arka cebinde eskiten bahtiyar, olmaz asla ihtiyar.

    Bir seçim dönemi daha bitti. Ne değişti? Aynı tas, aynı hamam, sende yoluna devam diyenler çıkacak, At koşacak,   şirin yarışacak, finiş çizgisinde herkes barışacak.   Yorgun başını, bir taşa koysan da, dinlendiğini anlamayacak.   Kitaplara girecek, her yazılan yeni yazı, tarihe miras kalacak her yapılan kazı, kimi gün toprak vermeyecek, kimi gün ganimetle. Hizmette ekilince yeşerir, boy boy atar doğa ana ile eyleşir. Çalışan kazanır, kazanan yarışır. Maneviyata sarılan maddiyattan uzaklaşır. Dağıtır aldığını, verir hakkını, Bilir halktan aldığını hakka inanarak dağıtmanın namus, şeref olduğunu. Asla tenezül etmez beş kuruşuna miletinin. Zehir zıkkım olacağını bilir gelecek yeni nesillerine. Haram sokmaz gursağına, atmaz memleketini borç batağına, inandığı atasına, söz verişini hatırlar, her defasında, Türklüğün şanında, her an aklında, yaşadığını bilip ve anladığında bu aziz vatanda.

     Gidene elveda, gelene can feda derse de inanma, Hizmetin güneş gibi memlekete doğduğunu görmedikçe gecelerin aydınlığına kanma, lambaları söndürende çıkar, ampulünü sökende. Velakin kaynak önemlidir. Şartelin başında durana bak. Yak bir sigara, efkarın dağılsın dersede kanma, çiğerlerini dumana boğma, yorma zihnini karartma, ardına bakma, ileriye koş, yakala güneşi, enerji yap depola, karanlık gecelerde aydınlanmak için yol yap. Kendin ampül ol yan, kablolarını koparma. Sağlam direğe taksınlar seni, bir yanıp, bir sönme, sakın kandırma..Kandıranı görür Allah, sonra sonun olur yallah. Eyvallah.. Ağam paşam, kaybolur bir akşam..Yalnızlığına sırdaş bir mum, hayatın zehrolur..

Çok derindir bazen yazılanlar, Anlamaz beklide okuyanlar..Tercümana gerek yok, aydınlık her yerde, bulabilene çok. Hayatı zehretmek yok. Çalışmak, çabalamak, azim ve gayret ile yarışmak, alışmak hayata, dostlukla barışmak, ancak kafasını iyi kullanana yakışacak. Allahın verdiği en büyük hazine, kullanmasını bilmezsen durur yüzüne, gözüne..İnanma her kafadan atanın sözüne. Sahip çıktığında özüne..Doğru yolu bulursun, uzak gözükmez yakın yollar gözüne.

Güven Gürbüz

ÜRKME DEDİ KENDİNE

Sabaha kadar hiç gözünü yummazdı.

Bahçedeki küçük kulübesine ziyaretine gelenlere merhaba demeyi de ihmal etmezdi. Ev sahipleri çok iyi insanlardı. Onu henüz daha yavru iken sokaktan kurtarmışlar, bütün şefkat duyguları ile sahiplenmişlerdi. Bazen salarlardı gece sokaklara, komşularıyla sabahlara kadar cirit atardı. Çocuklar konuşurlarken duymuştu; yakında gecekonduları yıkmak için geleceklermiş. Sonra biz ne yaparız? diyorlardı. Yani kendi dertlerine düşmüşlerdi. Ya bu evler yıkılınca sahipleri nerelere göçeceklerdi? Acaba bir daha kendisine bakacaklar mıydı? Yoksa kaderine mi terk edeceklerdi? Sokak köpeği mi olacaktı? Sahiplerinin en küçük ferdi Mıstık, adını Garip koymuştu. Çünkü o sokaktan bulunmuş, eve getirilmiş, darmadağın bir ailenin ferdiydi. Sokaktan geldi, tekrar sokağa mı dönecekti?

Bir kedinin acı acı miyavlamasına kulak kabarttı. Mıstık bir ciğer parçası attı, kedi kaptığı gibi sıçradı bir yana. Nerelere uçtu anlayamadı, Vay nankör dedi kendi kendine. Günde 16 saat uyurlar, gözleri açıkken de yiyeceği kaparlar. Mıstık yavaş yavaş geldi, Garip in yemek kabına kuru ekmeği doğradı, yemek artıklarını da üstüne döktü. Sofradan artan kemik parçalarıyla süsleyip, önüne uzattı. Hiç iştahı yoktu Garip in. Anlamıştı duygularını, inceden inceye bir sızı kapladı içini. Mıstıkın da neşesi yoktu. Kokladı yemek kabını, hoşuna da gitti dumanına doğru burnunu uzatması. Ama yine de yiyemedi, zorla dilini sürdü, yaladı bir kaç kere, olmaz dedi. Mıstık başını okşadı Garipin. Bir yandan seviyordu bir yandan da kulaklarının arkasını kaşıyordu. Hoşuna gitti Garip in.

-Küçük garibim büyüdün artık. Bu mahallenin de sonu gelmek üzere. Yıkılacak bütün dört duvarlı mekanlar. Dikilecek kocaman binalar. Senin sonun ne olacak bilemiyorum ama, seni inan çok seviyorum. Garip, garibim benim
Mıstık ın gözlerinden süzülen yaşa dayanamayan Garip, ellerini, yüzünü yalamaya başladı. Kuyruğunu dik tutmaya çalıştı. Ölüm yok ya sonunda demek istedi. Nerden diyecekti? Mıstık ile bakıştılar bir zaman. O anlamıştı çoktaaan ne demek istediklerini. Yemek kabını uzattı,   Hadi ye dedi Mıstık. Garip güzelce karnını doyurdu. Mıstık annesinin incecik sesi ile irkildi.

-Mıstık oğlum.. Hadi artık yemeğe. Garip i de doyur gel artık eve Mıstık Garip in zincirini çözdü.
-Hadi bu gece gez dolaş biraz, arkadaşlarını özlemişsindir, dedi.

Garip zincirinin çözülmesi ile kendini sokağa attı. Sokakların bini bir yerde, koş babam koş. Soluk soluğa, nefes nefese. Sonra yoruldu. Kaldırım taşlarının üzerine serdi kendini. Sokağın başında arkadaşlarından Fındık ı gördü, havladı bir kaç sefer. O da onu görünce seke seke geldi yanına. Bir bacağı topallıyordu, üstelik kanamıştı biraz da. Koklaştılar bir müddet. Fındık durmadan yaralı ayağını yalıyordu.

Gecenin ilerleyen saatlerinde bir meyhanenin önünden geçtiler. Müzik sesleri sokağa taşıyordu. Bir kadını kolundan çeke çeke götürüyorlardı. Götürenlerin de ayakta duracak halleri yoktu. Yolun bir başından kocaman bir araba, uzun farlarını yakmış geliyordu. Araba sağa sola sallanıyordu. Garip Fındık yolun kenarına çık diye havladı var gücüyle. Araba önce kadını götüren adamlara çarptı, Fındık da tekerlerin altında kaldı. Fındık ın yanına geldiğinde, Fındık ölmüştü. Koşa koşa evin yolunu tuttu, bahçe çitlerinden hopladı, kulübesine girdi.

Sabah Mıstık ın arkadaşı Emre ile konuşmalarını duyunca kulübeden başını uzattı.

-Mıstık dün akşam mahallede vukuat olmuş. Trafik kazası canım, sarhoşlara araba çarpmış. Hani bizim mahallede bir sarı köpek vardı ya..
-Tamam bildim Fındık.
-He ya, o da tekerlerin altında kalmış.

Aradan iki gün geçmişti…
Mıstık o akşam yine saldı sokaklara Garip i. Garip in gözleri, linyit kömürü dumanının genzini yakan sisi içerisinde, mahalle aralarında Fındığı aradı. Yıkık bir gecekondunun duvar arkasından kötü kokular geliyordu burnuna, biraz daha ilerledi. Yerde kilim parçası gibi bir şey vardı, eşeledi tırmıkladı biraz. Sokak lambasının loş ışığı aydınlatıyordu yüzünü. Oydu bu, Fındık! Gömmeye bile gerek görmemişti insanoğlu, bir poşet parçası gibi atılmıştı buraya. Etraftan bulabildikleriyle örtmeye çalıştı üstünü; ama ne kadar daha örtebilirdi? Nasıl can taşır bu insanoğlu? dedi kendi kendine. Benim de sonum böyle olacak ha… Benim de sahibim olmasa, bende böyle ha… Bu gece biraz daha açılmalıydı. Biraz daha tanımalıydı etrafı, biraz daha. Bir büyük caddeye ulaştı, arabalar vızır vızır işliyordu. Ürktü iyiden iyiye; Ürkme dedi kendine Kuyruğu dik tut!. Güzel bir apartmanın önüne geldiğinde arkasından atılan kocaman bir taş yanından geçti. Kuyruğunu çekti kaçtı.

Bir taş, bir taş daha. Kapıcısıydı apartmanın, arkasından küfürler savuruyordu. Bir duvar arkasına zor attı kendini. Bahçedeki çimleri yoldu dişleriyle. Başına ağrılar girmişti. Kıvrıldı bir müddet, daldı gözleri… Fındık ile gezerlerdi de hiç bu taraflara yolları düşmezdi. O mahallesini çok seven bir köpekti, uzaklara hiç gitmedi. Kendi mahallesinin insanları bile, onu toprağa gömmeye tenezzül etmemişlerdi. Gözlerinden akan yaşlar ön ayaklarının üzerine patır patır damlıyordu.

Bir uğultu sesine kulak kesti. Karşıki apartmanın giriş katındaki dairenin penceresinden geliyordu. Yavaş yavaş süzüldü. Korkuyordu artık her şeyden. Ürkek ve çekingen, camın kenarına vardı. Aman Allahım, o da ne? dedi. Rüya olsa iyi, prenses gibi güzel bir dişi köpek, süslümü süslü! Hev hev dedi… Bizimki durur mu, kocaman bir Hav! patlattı. Camdaki köpeğin sahibi duysa gerek, cama geldi hemen; kalın perdeleri çektiği gibi prenses de içeride kaldı. Hemen uzaklaştı oradan, hem koşuyor, hem düşünüyordu. Aman Allahım neydi o öyle? Tam bana göre bir dişi köpek… Bir daha nasıl görürüm? Acaba sahipleri sokağa çıkarır mı ki? Aklı başından gitmişti Garip in, ama o adı üstünde Garip. Farz et ki sokakta gördü prensesi, sahibi taşlamaz mıydı? Hiç yanaştırır mıydı yanına? O mis gibi şampuanlarla yıkanan, kokular sürünen bir dişi köpek. Garip ise üstünde pireler uçuşan, yağmur suyu ile yılda üç beş kez yıkanan bir köpekcikti.

Sabah olmuştu…
Garip mahallesinin yolunu şaşırmıştı. Koştu dört bir yana ama bir türlü evinin yolunu bulamıyordu, yorgunluktan bitkin düşmüştü. Kocaman bir çöp tenekesinin yanına uzandı, bir müddet dinlendi. Bir kaç el silah sesi duydu. Hemen fırladı yerinden, yüksekçe bir yere çıktı, etrafa baktı. Bir de ne görsün, belediye yetkilileri köpekleri vuruyordu. Ellerinde silahlarla köşe kapmaca oynuyorlardı sanki. Hemen bir binanın bodrum katına daldı, çıkmadı bir kaç saat. Sonra yavaşça sokağa döndü geri. Mahallesinin yolunu çıkartmaya başladı. Caminin önündeki yol tam evlerinin oraya çıkıyordu. Tam yaklaşmıştı ki, insanların ellerinde taşlar, her birinin bir tarafa koşuşturduğunu gördü.
Kocaman bir greyder yolun başını tutmuş geliyordu; arkasında belediye, polis ekipleri… İnsanlar yollara barikat kurmuşlar direniyordu. Aralardan sıyrıldı, evlerinin bahçesine daldı. Kulübesine baktı, baktı, baktı… Mıstık koşarak geliyordu kan ter içinde, hemen eve daldı, Garip i görmedi bile.

-Baba… Anne… Belediyeciler geliyor Evlerimizi yıkacaklarmış! Hepsi sokaklara döküldü… Garip kulübesine girdi. Çıkmıyorum işte… Gelsin burada öldürsünler beni, hiç olmazsa buraya gömerler…   dedi.

Kulübenin içerisine gelen bağırtıları gürültüleri duymuyordu bile. Kapandı dünyasına, duymadı hiçbir sesi… Mahallenin bir tarafı uçmuştu. Yarın yine geleceklerini söyleyip gitti belediyeciler. Olaylar çıkmış, bazılarını da hapse atmışlardı..

Akşam üzeri Mıstık yemeğini getirdi Garip in.

-Bana bak Garip im, belki bu, sana vereceğim son yemek olacak kim bilir. Belki yarın bizim evi de yıkacaklar. Belki kulüben olmayacak bir daha. Belkii… Belkii
Garip in içini iyiden iyiye sızılar kapladı. O gece diğer köpeklerle beraber sabahlara kadar uludular. Her akşam erkenden kapanan evlerin ışıkları bu akşam hiç kapanmadı. Yok olan evlerin boş kalan alanlarında ise enkazı toplamaya çalışan insanların gölgeleri gezmekteydi. Bu gölgelere uyku yoktu. Ya diğerlerine var mıydı? Onlar da biliyorlardı, yarın sıra onlara da gelecekti…

Sabah olunca Mıstık ın babası bütün aileyi bahçede topladı… Bir kamyon geldi yolun kenarına, eşyalar yüklendi önce. Mıstık ın babası memlekete göçmeye karar vermişti artık. Büyük şehirlerin kaderi değişmez dedi… Bir yandan da ağlıyordu, ama hissettirmeden…

-Hadin bakalım çocuklar, dedi.

Kazma kürek, ev yıkıldı… Odun parçaları, biraz kiremit kamyonda yerini aldı. Belediye yıkım ekipleri geldiğinde, ev çoktan yıkılmıştı. Belediye Ekipbaşı şaşırmıştı… Mıstığın babasına sarıldı…

-Sağol hemşerim, bizim de görevimiz bu ne yapalım. Sizlerin değil kabahat belki, insanları bu hale getiren kötü kaderin bir oyunu.. Allah senden de razı olsun, dedi.

Mahalleliyle vedalaştılar…
Kimi kamyonun üstüne çıktı, kimi bir yerlerine sıkıştı… Ya Garip ne olacaktı? O garip bir köpekti zaten, heyecandan kalbi yerinden fırlıyor, ortalıkta cirit atıyor, çırpınıyordu. Mıstık ı arıyordu gözleri. Mıstık en çok ona bakandı, öbürleri bıraksa da Mıstık onu bırakmazdı. O her akşam ona yemek getirirdi, okşardı onu… Hem geceleri de sokağa salardı arada bir.
Üstelik de konuşurdu onunla, bilirdi ne hissettiğini.

Kamyon hareket etti, gidiyordu. Mıstık arabanın en önünde oturuyordu. Mıstık! diye bağırmak istedi. Havlıyordu durmadan, havlıyor, havlıyor… Mıstık kamyonun camından uzandı.

-Garip seni almaya geleceğim sonra, bekle tamam mı!.. Birden içeri çekti annesi Mıstıkı. Kafasına da şaplağı yemişti.

Kamyonun egzozundan çıkan simsiyah duman boğdu mahalleyi… Gitmişti artık sahipleri. Uzak diyarlara, kim bilir nerelere. Kamyonun arkasından koşsa da kavuşamamıştı, nefesi yetmedi tıkandı kaldı bir yerlerde. Önce Fındık gitti, dedi; sonra hepsi… Yıkık evin enkazında dolaştı kuyruğunu sallaya sallaya…

Artık sokak köpeği olmuştu. Apartmanların çöplüklerini eşeliyor, buldukları ile karnını doyuruyordu.

Bir akşam, bir sürü köpeğin akınına uğradı mahalle. Tek başına mücadele edemedi, her tarafı yara bere içinde kaldı. Ayağının üzerine zor basıyordu, birkaç gün dolaşamadı mahalleyi. Çöplükten ekmek aramaya da çıkamadı. Zayıf ve bitkin haldeydi, gözlerine çapak dolmuştu. Yabancı çocuklar da gelip taşlıyorlardı üstüne üstelik. Artık ölmek istiyordu. Ölsem de kurtulsam artık dedi; Nedir bu insanlardan çektiğim?
Bir köpeğin şapır şupur kulağının arkasını yalamasına uyandı. Bitkin halde yatarken gözlerini hafiften açtı. Bir de ne görsün? Bir akşam üzeri cam kenarında gördüğü prensesti bu. Hemen her tarafını kokladı. O da onun her tarafını kokladı. Biraz sonra ayrılıp kocaman bir kemik parçası ile yanına gelen prenses, Garip i yanına alıp topallaya topallaya evlerinin olduğu semte götürdü. Prensesi kapıda Gariple oynarken gören sahibi merhametli adam çıktı. Garip i tedavi ettirdi, karnını doyurdu, tekrar sokağa saldı.

Garip yine bir gün evlerinin olduğu yerin enkazında gezinirken, bir kamyon adam geldi. Greyder çukur açtı; belliydi ki buraya da apartman dikilecekti.

Aradan aylar geçti…
Apartman bitmiş, artık sahiplerinin taşınma zamanı gelmişti. Akşamları, şantiye binasının yanında, amelelerin yaptığı derme çatma bir yerde yatıyordu.Bir öğlen vakti bir kamyonet geldi apartmanın önüne. Bir de ne görsün, Mıstık kapıda şantiye şefine bir şeyler soruyordu. O da parmağı ile işaretler yapıyordu. Hemen fırladı yattığı yerden, Mıstıkın kucağına hopladı. Durmadan elini ayağını, yüzünü yalamaya başladı. Mıstık da şaşırdı, hemen kucakladığı gibi kamyonete attı.

Garip ile uzun bir yola koyuldular. Şehir dışında bir yere geldiler, Mıstık Garipi arabadan indirdi… Ev halkı da Garip i görünce şaşırdı, hiç tahmin etmiyorlardı. Herhalde Garip artık o mahallede değildir diyorlardı. Oysa ki o, mahallesinde sahibinin bir gün çıkıp gelip kendisini götüreceğini düşlüyordu. Garip sevincinden yerinde duramıyordu… Kulübesi bile hazırdı. Mıstık ona güzel bir kulübe yapmıştı. Hem de eskisinden daha büyük…

Garip artık yuvasına kavuşmuştu. Sahipleri onu kaderine terk etmemiş, yine sahiplenmişlerdi. Çevremize baktığımızda Garip gibi yüzlerce sahipsiz köpekler rastlarız. Onların da hayvan hakları olduğunu hiç birimiz bilmeyiz. Oysa ki onların da dili olsaydı neler anlatırlardı neler Yine de anlayan insanlar yok mu? Elbette var; ama ne kadar?

14 Şubat 2004 Ankara, Çankaya
Güven Gürbüz

24.03.2004