Memleket sevdasıdır bu gönüllerde yaşar..

Memleket sevdasıdır bu gönüllerde yaşar..

“Memleket adını duyduğumuzda bir garip his kaplar çoğumuzun içini.

İçi kırılıpta çıkartılacak ceviz gibidir. Kabuğunun incesi bir yana, kalın olanın da kırılmamaya yemin etmişçesine o kadar inat, o kadar, kat be kat. Katran rengi demli çay gibi göstermez içini, yakar bazen boğazını, zehir gibi gelir yutkunmak ne mümkün. Göçler ülkesini çağrıştırır bir an masalımsı anlatımla zihnimizin bir köşesinde. Oluk oluk akan şellanenin çağlayan sularının çığlık çığlığa yankılanan seslerinin arasında.

Ben buradayım dersiniz. kendinizden başkasının duymadığını bilerek.

Bükülen dudağın arasından, iki gözün yanlarından nemlenirken hafiften yanaklarınız; burnunuzu hafiften yavaş, yavaş çektiğinizi hisseder ve dönüp baktığınızda maziye kimbilir neler aklınıza gelir neler..? Ecdadın ayak sesleri işitilir kapı önünden. Yan odada kılınan namazdan gelen hafif sesli okunan duayı duyar gibi olur, sonra irkilir, camdan dışarı baktığınızda bulutları görür, kimbilir nelere benzetirsiniz.

Şiirlere dayarken sırtımızı, bazen hafiften eğriliyoruz bir tarafa. Sözcüklere tutunarak doğrulsakta, duygular bir o kadar acımasız. Bazen yazdıklarımızı da silerken bir kalemde; ‘Tüh be..aslında güzel şeylerdi niye sildim ki..?’ diyebiliyor insan.

Yine bir memleket şiirinde soluklanalım ne dersiniz;

‘ MEMLEKET ‘

‘Bir yanımız sıla oldu, bir yanımız gurbet..

Açtık dört biryanda çiçek gibi demet demet.

Ana, baba, bacı, gardaş düştük yola Ahmet.

Geldik şehirli olduk, bittik sılada kaldık..

 

Sarıldık boynumuza hayale daldık Ahmet.

Düşündük sonra, boşamıydı çekilen zahmet..

Ne zaman yağacak diye beklerken hep rahmet.

Bir güneş gibi doğdu zihnimizde memleket..

 

Bahar idi, Bulutlarla dolu dolu olduk..

Hatırladık “Nerede?” diye sılayı sorduk.

Tutmadı kol, ne kanat, ilk basamakta kaldık.

Nefes durdu, zihin bulandı, hayale daldık.

 

Geçti yıllar, göçtü dostlar, yok arayan soran…

Zemheri ayında yolları tutar kar boran..

Hayırsız, vefasız kimi, yok hal hatır soran.

Görmez ince mintanlıyı sırtı kalın olan.

 

Ne demişler “Tırnağın varsa başını kaşı..”

Kemale ermiş yaşı, yapar sevgiden aşı.

Tutar fidan yeşerir, eğilmez asla kaşı..

Güçlü olur hep, çıkar suyu sıkınca taşı…

 

Yaşanır hayat bu, daldan dalada taşınır.

Ömür dediğin yol gibi aştıkça aşınır..

Kapanır bir gün gözler, ruhumuzda taşınır..

Hayırlı insan, hayırlarıyla yaşatılır..

 

Çok görmeyin dost, Dereden tepeden bu sözler..

Atadan eser, duygudan doğar, gözden akar…

Ya mendil siler, ya kol yetişir, yada bakar…

Memleket sevdasıdır bu gönüllerde yaşar…

 

28 Haziran 2011

Güven Gürbüz

www.guvengurbuz.com ‘

Memleketten göçenlerin bir yanı sılada kalırken,bir yanının adı da gurbet oluyor. Şehirleri doldururken, sılayı da tükettik. Zor günlerimizde memleket geldiğinde aklımıza, bulutlar misali içimizde dolu dolu olduk. Ne yağmur olup yağabildik, ne rüzgar gibi esebildik. Yaş kemale erdiğinde geride, tükenip gideni, değişip biteni, tanımayıp geçeni, vs.vs görür olduk.

Maziden kalan en son hatıraları şiirlere sığdıramasakta, gönüllerimize hapsettik. Kimi, nerede, nasıl çıkartacağını bilemeden içimizde büyüttük. Dünyaya gelemeden daha kimbilir bizlerle birlikte göçüp gidecek. Yazdıklarımızı çok görmemek gerek. Havadan, sudan gelsede, dereden, tepeden essede, atalarımızdan mirastır. Dinlerken bazen hüzünlere doğru akar, yolunu bulamadığında yine kendine döner. Neden diye sorulduğunda; Yanıt da gelir;

“Memleket sevdasıdır bu gönüllerde yaşar..”

Memleket sevdalılarına saygılarla,

Güven Gürbüz

19 Eylül 2021 Şebinkarahisar / Ankara

SORMA.BU NE ZAMAN.

SORMA. BU NE ZAMAN..

İnsanoğlu hayat yolculuğunda inişli, çıkışlı, dönemleri yaşayıp, dağ, taş, dere,tepe, ırmak, nehir ile içiçe, engelleri aşa aşa ilerlerken, karşılaştığı zorlukları ve uğradığı haksızlıkları gördükçe elbetteki bazen deriiiin bir iç çekecektir. Her ne kadar da kendi öz eleştirilerini yapsa da, geride çiçeğini kaybetmiş bir vazo gibi kenardan bakacaktır.

Bu yolculuğun sonunda, geride kalan istasyondan, gardan, limandan, terminal den başka bir şey bulamazken, gözlerini etrafa diktiğinde, çevresinde aradığı simaların olmadığını gördükçe, hüzün bulutlarının arasında bir sağanak yağmur gibi yağmayı arzu edecektir. Yağmuru yağdıracak iklim, gökyüzüne küsmüş ise, biçare ruh dünyası, kimbilir yine ne fırtınaları beyninin içerisinde estirecektir.

Hak etmedikleri halde bir çok insanın değerli kılınarak payelere şahsedilmesi, onların kendilerine layık gördüklerini başkalarına layık görmediklerini anladıkça da, bu insanları bu hale getirenleride sorgular dururuz.

Yeni nesillerle birlikte, büyüğünü itibarsızlaştıran, adeta beğenmeyenlerin, üstelik yaşlanınca bir de alay konusu yapması, velhasılı artık hiç bir şeyin eskisi gibi olmadığı, olamayacağını, düşünür karamsarlığa da kapılırız.

Zorluklar içerisinde kalanların adeta çile çektiklerini gördükçe üzülür, diğer tarafta imkanların bolluğuna kavuşanların da, birilerine sırtını dayayanların olduğunu gördükçe de, dayısı olduğu için olduğunu düşünür, yine bunun da, yaradanın nezdinde bir imtihan olduğuna bağlarız..

Bir çoğunun kendi kurdukları dünyalarından dışarı çıkamadıklarını, bir kısmının çıkar ve menfaat uğruna özünü yitirdiğini, elde ettiği varlığın kibiri ile yüzüne yansıttığı ifadeden, kimseleri tanımadığını da gördükçe daha ne denir ki..?

Ya yarınların sonunda; İlerleyen yaşlarında çekildiği köşesinden çizdiği portre hiçte hoş görünmeyecektir belkide.

Hüzünlü yüzüne hayatın çizdiği resmin, eski makamından geriye yellerin esişi, dostlarının nefesinden oluşan rüzgarı temsil edecektir.

İnsanlara değer vermeyen, onları horlayan, hakir görenlerin ihya olamayacağını düşündükçe düşünür, ok’un yerinden fırlaması gibi düşüncelerin de saplandığı yerde kalması gibi gelir bazen hayat.

Bir çıkış yolu ararken kendi içimizde ki ben;

En sonunda gönül yaylalarına doğru düşer yola. Bir selam verir dostlar meclisine, şükreder sağ olduğuna, yarının ne olacağını bilemeden.

Yine şiirlerle yolculuğumuzda durak, durak, yol alırken, şiirlere de sırtımızı dayasak ne çıkar..?

“Bu ne zamandır bu, sorma bu ne zaman..”

“Kimini ağa yaptınız, kimini bey.
Fakire kapı önü, zengine saray.
Ha babam, ye babam, yokmu soran. Be hey..
Bu ne zamandır bu, sorma bu ne zaman.

Anasını beğenmez oldu körpe tay.
Kurt kocadı, tazıları aldı alay.
Tutmaz oldu tas,tava,tencere, kalay.
Bu ne zamandır bu, sorma bu ne zaman.

Kimine çile düşer, çekerde, çeker.
Kimine dayı düşer, yaşarda, yaşar.
Bilmezki yaradanın imtihanı var.
Bu ne zamandır bu, sorma bu ne zaman.

Akrebe benzemesin, zalım akrebe.
Satmış özünü, bulmuş mal, mülk, maraba.
Sıfatıda değişmiş, tanımadı galiba.
Bu ne zamandır bu, sorma bu ne zaman.

Yaş erdi kemale, daldı bir hayale.
Karabulutlar çökmüş, o hoş cemale.
Tükenmiş makamı, düşmüş dilden, dile.
Bu ne zamandır bu, sorma bu ne zaman.

Adam olmaz, hatır bilmez, bu nasıl huy.
Aç kulağın aç, sen, sen olda, gelde duy.
Ok fırladı yerinden gardaş, koptu yay.
Bu ne zamandır bu, sorma bu ne zaman.

Güven’der gidelim gönül yaylasına.
Bir selam verelim dostlar meclisine.
Bu gün sağız, yarın ömrün neresine.
Bu ne zamandır bu, sorma bu ne zaman.

Güven Gürbüz
26 Ağustos 2016
Şebin Medya “

Hepimiz bir gün ebediyete intikal edeceğiz. Geride baki kalan hoş bir seda olacak.

Bizler yine kendi kendimize söylediklerimizle, ettiğimiz sitemlerle, bakmakla görmenin farklı şeyler olduğunu anladığımızda, bir çok trenin garlardan, bir çok geminin limandan çoktaaan ayrıldığını anladığımızda, zamanın acımasızlığına bakıp, akrep ile yelkovanın hep bizleri kandırdığını düşüneceğiz.

Oysa ki zaman, hep şimdi ki zaman. O’da şu an. Ve yine bizleri geçiyor.

Yine çok gerideyiz. Çünkü hala düşünmekteyiz..

Dostlukların baki olması dileğiyle.

Sevgiyle kalın..

Güven Gürbüz.