SALI’DAN SALI’YA

Bir başka doğsun bu gün güneş, bir başka…

Harman yerinde kalmasın tek bir başak.

Patozundan çıkan sesler anlatsın dumanlı başını, pınarlar yine berrak,yine coşkun,yine  buz deryası….

Yollar tozduman, traktörler dizilsin köy yollarına, Analar el sallasın ardından..

Tez iyi haberle gelesin oğul diyerek.

Bu gün Salı

Kuruldu çarşı Pazar.. heybelerin belki dolmayacak,belki yarım,belkide hiç yok…

Belki ümitlerin gerçek olacak milletin efendisi,,,

Belki Tv lerde bir ses…

TBMM Şebinkarahisarın il olmasını büyük çoğunlukla kabul etti..

Diye haykıracak, Yutkunacaksın belki, boğazında düğüm,düğüm olacak inmeyecek aşşağı..

gözlerin dolacak..sarılacaksın boynuna karşındaki ilk hemşerine.

Yıllara nisbet edercesine,gördünmü ya diyeceksin…

Ağarmış saçlarına bakarak,

Boşuna değilmiş bunca çile deyip,kahkalara boğulacaksın,

Çığlıkların bile yetmeyecek seni sana anlatmaya..

Senin Sevdan Bitmez.

Ya gurbet diyarı…

Ya onun hasret dolu sırma saçlı yolcuları..

Çağıracakmısın yanına,diyecekmisin ki “Bağrıma bastığım taşların yerine sen sarıl oğul diye..”

Ya atalarımın mezartaşının yanında bir fatiha derken…

Ekleyecekmisin “torunların gördü bak İl olduğunu..

kemiklerin sızlamasın artık”  diyerek..

Hadi Baba bu gün Salı.

Köylerinden çarşıya gelip,zahra satacak,un satacak,birkaç sebze,

Çokta sıkışıksa danasını,düvesini..

“Üç beş kuruş işte oğul, hee vallahi eve yiyecek alirim bu pariynan.Eksük bitmiki ogul..aha oglumu everecem,para yokki everem”

Diyeceksin.

İstermisin desem sanaki bu gün..

İçimde bir his ŞEBİNKARAHİSAR İL OLDU.

Biliyorum diyeceksinki

” İstemirim aha bu bugdalar hepsi,getsin istemirim”

Senin o koca yüreğinde varoldukça,o koskoca sevgin..

Koşarak gelecek o özlemini duyduğun,hakettiğin değerler.

Bu duyguları yüreğinde hissedenler,senin sımsıcak ellerinde buz olsalar yine eriyecekler.

Ve milletin efendisinin karşısında diz çöküp eğilecekler.

Boşa dememiş Atam “Köylü milletin efendisidir…”

Bu gün Salı günü…

Şebinkarahisar lılar mutluluk müjdesini bekliyorlar..

Duyanlar,duymayanlar..

Haberini tez verin..Fatihin Ulu camisinden ezan sesleri ile duyalım..

Kalesinden toplar atılsın, Bayraklar göklere çekilsin..gölgesinde hemşerilerim halay çeksin..

Çok görmeyin artık bu yüce duyguları..

Bahtın açık,gönlün şen,sevgin ırmak gibi aksın..

Sen zaten gönlümüzde il idin..

Hep öyle kalacaksın..


13.08.2002

Güven Gürbüz

www.sebinmedya.com

GenelYyayın Yönetmeni

Hasret ne yana düser usta, Sıla ne yana.

Hasret ne yana düser usta, Sıla ne yana.

02.08.2002 – Ankara


Rüzgar esti,yamaçlarda kar,bulut,sis aldı gider dörtyana..

Sen ne memleketmişsin, Ankara yollarında ayağınımı sürüdün nedir., Gelen yazar sana, giden yazar. Yazsınlar varsın yazsınlar,kucagında taşı olan kendi bahcesinden taşlar,

 

Fikir akıldadır ,akılda gönülde ysşar,Sen gönlümüzde kocamansın,bizlerin yüreğide yetmez seni anlatmaya,kaldiki onlar.

Bir türkün var hani..;”Tamzaranın üzümü,dinle benim sözümü,dinlemessen sözümü,göremessin yüzümü”

 

Kemençeci dayı çal hele bizim oralardan bir hava,..Bir de dut çemici yollayalım.Fatih Altaylı ya.. Dişlerim kesmez demesin,kalemindende yumuşaktır,sakında darılmaya.Atalarım derdi “Su ceşmeye bak su içmeye tası yok,Kırma kimsenin kalbini yapacak ustası yok.”

Sen ne memleketmişsin Şahinler,kartallar yuva yapar kayalarına,girdinde çıkmadın rüyalarına, arada birde düşersek hatırlarına,kolkola girelimde çıkalım yaylalarına.Sen ne memleketmişsin, bire bin verdinde doymadılar,

 

Dokuzyüzotuzüçte aldılar yüzüğünüde,bir daha parmağına takmadılar.Meğer ne çokmus senin yüzüğünde gözleri olanlar,Garezlenme memleketim,Bir gün takılacak boynuna inciler,sırıtacak o zaman kara yüzlü ze…ler….Hasret ne yana düşer usta,sıla ne yana,..? sazındamı keramet,sesindemi,bilemedik,Gittikte taaa uzaklara,yine senden dönemedik. Çölleri aşamadık. Çölaşan,biz degilik düz yolda şaşan,hep,uçan,hep koşan, şaskınlıktan tam anlasşılamayan,okuyupta anlaşılamayan sen ne memleketmişsin, Tutturmuşlar birde il olacakmış diye Alınan illik hakkının da hiç hakkı yoğumus,gece karanlığında baktılar belkidede yüzüne.Ne bilsinler canım,


Haritada bile, hasret ne yana düser usta,sıla ne yana…?


Sen ne memleketmişsin.. Aziz Nesin Üstadda bizim oralardan, Havasından,suyundan,genlerinden,kromozomlarından.Senin bağrından. Perde arkasından kukla oynatmadı,sahnesi dünya idi,Sermayede degildi gözü,

Dogru bildigi sözü söyledide,asaletini mendil gibi yere serdirmedi.


Zenneler çogaldı,memleketim Analarda değil suç,yalana dolana,riyaya,pişmiş süte su katanlarda.

Se ne memleketmişsin dedirttiler,Sana bir değil bin yazsalar az. 69 yıl dilek olay.

 

Bir yazı yazdım çayır,çimenden sanadır memleketim. Gözde yaşı,gönülde hasreti tuttumda,tutamadım o bir gülücüğüne ağızda dili, Kimsesiz görme kendini mahsun,mahsun bakıpta derinden, Bizler seninle bütünleşmişiz.. Taa ezelden, Sana değildir sitemlerim,insanları vurdumduymaz yapan,Binbedbaht olsun beş kuruşa benligini satan.

02.08.2002

Güven Gürbüz

Memleket ŞEBİNKARAHİSAR

Şebinkarahisar derler, bir garip diyar, dağlarından akar sular, adına yazılmış destanlar.
Köyümün her yanı kaya.
Vilayete geldim yaya.
Ne oldu küçük Mustafa’ya
Ben köyümün delisiyim.

Diye başlar, adı kara, bahtı kara, bir yanı suşehri, bir yanı zara, hepsi sıra, sıra. İşte orda bir köy var uzakta ,işte o köy bizim köyümüzdür, gitmesekte görmesekte o köy varya işte o köy hepimizin köyü.
Orda yatar atalarım, bir karış toprakta. Onların yadigarı bize. Kanatlarının altında uçurmuş nicelerini gurbet denilen uzak illere. Kimi yine aynı garip, kimisi okumuş adam olmuş, kimi unutmuş ecdadın yattığı yerleri. Adam olmak dilde olmuş, kalbte bir şey kalmamış ne çıkar. Bağrıyanık analar, bir türkü tutturmuş. Ekine gidiyor elinde orak. Ekini kurumuş, tarlası ırak. Daha iflah olmam bunun üstüne diye. Hasat zamanı gelince canlanır o koskoca memleket. Arada birde gider torunların. Traktörler dizilir köy yollarına. Salı dan salı’ya kurulur çarşı, pazar. Allah değdirmesin bu kalabalığa nazar. Memleket memleket nerden bakarsan bak yine memleket.

Ne yazarsın garib hallerini bencileyin. Halini bilsen düşermisin yollara geceleyin. Zemheri ayında hasta omuzlayıp, bacakların titreyi, titreyi, tutarmısın dağları, dağları. O memleket ki bilinmez adı, şanı, kısılmış soğuktan çıkmaz sesi. Yıllardır akar gurbete insan seli. Hani sen, osmanlının sancak beyliği, hani sen, fatihin otağ kurduğu, kalesinden fermanlar saldığı, memleketim. Hani sen; Dedemin küçükken hadi gel oğul deyip haber saldığı ,Dikmen’in eteklerinde, yedi kardaş düzünde, koyunların otlağı. Hani sen, kiraz pınarı, sütlüce.
Memleket, memleket deriz ya hep, eğilir bir yana boynumuz, yine hatırlar, derinden bir nefes çekeriz. Yinede hep memleket deriz. İnsanın hası, yaptığı gönül tahtı. Varmola böyleside demeyin. Elbet gönlünü
memleketi için çarpmış, onun için okullar, mescitler yaptırmış evlatlarıda var. Hüseyin Hüsnü Tekışık. Küçükken ilkokulda onun kitaplarını okurduk. Ne güzel yazardı. Şebinkarahisar’ın yetiştirdiği namı değer, elleri öpülesi büyüğümüz. Onu anmak memlekete bir busedir. Bir zamanlar yöre gazetesinde yazılar yazan değerli üstad, Ali Özdemir abimiz. Nur içinde yatsın. Lise yıllarımda memlekete kitap satışına çıkmıştım. O yıllar tanışmış, her gitmemde matbaasında konuk eder sıcak birer çayını içerdim. Çok güzel şiirleri ve yazıları vardı.Onuda rahmetle anıyorum.
Yazılar, mısralar, satırlar, kafiyeler, uyaklar, hep kardeş oldular. Gönül deryasında çoştuda çoştular. Memlekete doğru gittik hep beraber.

Hadi kalın sağlıcakla,deyipte gitmek kolayda,
yazıların, yazısını yazanlara okutturmak zor. Yaş ilerlerlerken sessiz gemi gibi, bükülen yalnız belimiz değil. Düşününce şöyle bir,
dosluk, muhabbet, sevgi, maddiyatı düşünmekten, onlarda nasibini almış. Hasret kelimesi kayaların üstünde,yosun bağlamış.
Neye, kime, kimden, neden, bulmak için uğraşalım birazda. Kimi mi? Kendimizi, memleketimizi, ecdadın yadigarını, kisaca insanlığımızın özünde yatan gerçekleri.

27 MAYIS 2001 ANKARA

GÜVEN GÜRBÜZ

MEMLEKET

Şebinkarahisar derler, bir garip diyar, dağlarından akar sular, adına yazılmış destanlar.


“..Köyümün her yanı kaya.
Vilayete geldim yaya.
Ne oldu küçük Mustafa’ya
Ben köyümün delisiyim….”

 Diye başlar, adı kara, bahtı kara, bir yanı suşehri, bir yanı zara, hepsi sıra, sıra. İşte orda bir köy var uzakta ,işte o köy bizim köyümüzdür, gitmesekte görmesekte o köy varya işte o köy hepimizin köyü.

  Orda yatar atalarım, bir karış toprakta. Onların yadigarı bize. Kanatlarının altında uçurmuş nicelerini gurbet denilen uzak illere. Kimi yine aynı garip, kimisi okumuş adam olmuş, kimi unutmuş ecdadın yattığı yerleri. Adam olmak dilde olmuş, kalbte bir şey kalmamış ne çıkar. Bağrıyanık analar, bir türkü tutturmuş. “..Ekine gidiyor elinde orak. Ekini kurumuş, tarlası ırak. Daha iflah olmam bunun üstüne..” diye.

  Hasat zamanı gelince canlanır o koskoca memleket. Arada birde gider torunların. Traktörler dizilir köy yollarına. Salı dan salı’ya kurulur çarşı, pazar. Allah değdirmesin bu kalabalığa nazar. Memleket memleket nerden bakarsan bak yine memleket.

  Ne yazarsın garib hallerini bencileyin. Halini bilsen düşermisin yollara geceleyin. Zemheri ayında hasta omuzlayıp, bacakların titreyi, titreyi, tutarmısın dağları, dağları. O memleket ki bilinmez adı, şanı, kısılmış soğuktan çıkmaz sesi. Yıllardır akar gurbete insan seli. Hani sen, osmanlının sancak beyliği, hani sen, fatihin otağ kurduğu, kalesinden fermanlar saldığı, memleketim. Hani sen; Dedemin küçükken hadi gel oğul deyip haber saldığı ,Dikmen’in eteklerinde, yedi kardaş düzünde, koyunların otlağı. Hani sen, kiraz pınarı, sütlüce.
Memleket, memleket deriz ya hep, eğilir bir yana boynumuz, yine hatırlar, derinden bir nefes çekeriz. Yinede hep memleket deriz. İnsanın hası, yaptığı gönül tahtı. Varmola böyleside demeyin. Elbet gönlünü
memleketi için çarpmış, onun için okullar, mescitler yaptırmış evlatlarıda var. Hüseyin Hüsnü Tekışık. Küçükken ilkokulda onun kitaplarını okurduk. Ne güzel yazardı. Şebinkarahisar’ın yetiştirdiği namı değer, elleri öpülesi büyüğümüz. Onu anmak memlekete bir busedir. Bir zamanlar yöre gazetesinde yazılar yazan değerli üstad, Ali Özdemir abimiz. Nur içinde yatsın. Lise yıllarımda memlekete kitap satışına çıkmıştım. O yıllar tanışmış, her gitmemde matbaasında konuk eder sıcak birer çayını içerdim. Çok güzel şiirleri ve yazıları vardı.Onuda rahmetle anıyorum.

  Yazılar, mısralar, satırlar, kafiyeler, uyaklar, hep kardeş oldular. Gönül deryasında çoştuda çoştular. Memlekete doğru gittik hep beraber.

 Hadi kalın sağlıcakla,deyipte gitmek kolayda, yazıların, yazısını yazanlara okutturmak zor. Yaş ilerlerlerken sessiz gemi gibi, bükülen yalnız belimiz değil. Düşününce şöyle bir, dosluk, muhabbet, sevgi, maddiyatı düşünmekten, onlarda nasibini almış. Hasret kelimesi kayaların üstünde,yosun bağlamış.
Neye, kime, kimden, neden, bulmak için uğraşalım birazda. Kimi mi? Kendimizi, memleketimizi, ecdadın yadigarını, kisaca insanlığımızın özünde yatan gerçekleri.

27 MAYIS 2001 ANKARA

GÜVEN GÜRBÜZ

Emeğin Rengi

Güneş tutulmuştu. Ay ise akşamı beklemekteydi. Güneş patrondu. Kimi zaman ısıtır, kimi zaman kavururdu ortalığı. Ay ise yanında yağdanlık gibi, onun ışığını o olmadığı zamanlarda güya yansıtır. Olsa ne farkederki, ışığı yine güneşten. Yorgun, argın gelmişti iş yerinden, bir yudum sıcak çayı içerken dahi göz kapakları yavaş,yavaş kaymaktaydı sonsuzluğa kayan yıldız gibi. Güneş patronuydu, elini oğuştururdu akşama kadar, yetmezdi yinede ona. Az, az bu para az, nasıl vereceğim sizin maaşınızı der, koltuğa gerilirdi. Dalmıştı gözleri. Rüya değildi sanki, tekrar işyerine dönmüştü zihni. Ve bir gün yeter beeee…diyip haykırası geldi. Ama o patrondu, nasıl derdi…

Eğdi boynunu yana,sus dedi kendine, gömdü sözlerini toprağın dibine. Emeğin rengi neydi, dedi kendi, kendine. Ve düşündü Buğday sarısı olsun, yok yok bulutlarınki, o da olmazdı o da mevsimlere uyar renk değiştirirdi. Ve düşündü emeğin rengi, zaten kendi rengi değilmiydi. Güneşten yanmış, kavrulmuş.

Gözlerinden ışık saçtığını gördü. Zengin olsaydı bir gün, lacivert takım elbise. Bir de o biçim kravat, fena olmazdı ama ne derdi o zaman diğer emekçi kardeşleri, yoksa sendika ağasımı oldun Len. Boş ver istemem zengin olmayayım dedi. Birden gözlerini açtıki, çay üstüne dökülmüştü. Küçük dakikalarda yaşadıkları, ve buram, buram tüten hayalleri, parça, parça idi.
Uyan dedi kendine, Çaresizlik çare değildi. Öğrenenden öğrenmek olmalıydı amacı, ve yine o amaç uğruna katlanmalıydı ağız kokularına. Gecelerini kattı, gündüzüne. Yıllar resmini çizdi yüzüne, bir gün birde bakdıki, ayaklarının üstünde daha yeni durabilmişti. Emeğin rengi demekki ayakta durabilmekti. Dimdik ayaktaydı ama, beden tükenmişti. Ne yapsın.
Yorgun ayaklarını uzattı üçlü koltuğa. Seslendi küçük oğluna.” Bir yudum su ver hele oğul” dedi. Su geldi, iki yudum içildi. Sert bir yastık istedi başucuna.
Başını yavaşca dayadı. Oğlu tekrar yanına bir şey diyecektim baba dedi.
Babadan ses yok. Baba sana dedim dedi. Elini dokundu koluna. Yuvarlandı salona cansız beden. İşte artııık dinlenmişti büsbütün ama artık dinlendiğini anlayamazdı. Yıllarca ilaçla yaşadığı yılları, silmişti bir kalemde bütün acılarını, filim kopmuştu. Söylenecek söz kalmamış. Emeğin rengi yine askıda kalmıştı. Mevsim artık sonbahardı, güneşte yok ortalıkta, geceleri sisli hava, ay’da olamazdı. Hepsi mazi olmuştu. Uçuşan yıllar, bir selam vermeden giden yıllar, ömrünü çalan yıllar, hakkını helal et diyemeden evladı babaya.

Emeğin rengini bulamadan elveda diyen emekçi babaya sahib çıkanlar elbet olacak birgün. O emekçi babaların evlatları dimdik ayakta, verecek mücadelesini ve bütün renklerin sahibi olacak. Gökkuşağı gibi saracak dünyayı. İşte bizde varız diyecek birgün. Hadi aslanlarım diyerek.
Kükreyecek sesini, dayanacak, ecdadın viyana kapılarına dayandığı gibi.

Güven Gürbüz

21.05.2001