Memleket ŞEBİNKARAHİSAR

Şebinkarahisar derler, bir garip diyar, dağlarından akar sular, adına yazılmış destanlar.
Köyümün her yanı kaya.
Vilayete geldim yaya.
Ne oldu küçük Mustafa’ya
Ben köyümün delisiyim.

Diye başlar, adı kara, bahtı kara, bir yanı suşehri, bir yanı zara, hepsi sıra, sıra. İşte orda bir köy var uzakta ,işte o köy bizim köyümüzdür, gitmesekte görmesekte o köy varya işte o köy hepimizin köyü.
Orda yatar atalarım, bir karış toprakta. Onların yadigarı bize. Kanatlarının altında uçurmuş nicelerini gurbet denilen uzak illere. Kimi yine aynı garip, kimisi okumuş adam olmuş, kimi unutmuş ecdadın yattığı yerleri. Adam olmak dilde olmuş, kalbte bir şey kalmamış ne çıkar. Bağrıyanık analar, bir türkü tutturmuş. Ekine gidiyor elinde orak. Ekini kurumuş, tarlası ırak. Daha iflah olmam bunun üstüne diye. Hasat zamanı gelince canlanır o koskoca memleket. Arada birde gider torunların. Traktörler dizilir köy yollarına. Salı dan salı’ya kurulur çarşı, pazar. Allah değdirmesin bu kalabalığa nazar. Memleket memleket nerden bakarsan bak yine memleket.

Ne yazarsın garib hallerini bencileyin. Halini bilsen düşermisin yollara geceleyin. Zemheri ayında hasta omuzlayıp, bacakların titreyi, titreyi, tutarmısın dağları, dağları. O memleket ki bilinmez adı, şanı, kısılmış soğuktan çıkmaz sesi. Yıllardır akar gurbete insan seli. Hani sen, osmanlının sancak beyliği, hani sen, fatihin otağ kurduğu, kalesinden fermanlar saldığı, memleketim. Hani sen; Dedemin küçükken hadi gel oğul deyip haber saldığı ,Dikmen’in eteklerinde, yedi kardaş düzünde, koyunların otlağı. Hani sen, kiraz pınarı, sütlüce.
Memleket, memleket deriz ya hep, eğilir bir yana boynumuz, yine hatırlar, derinden bir nefes çekeriz. Yinede hep memleket deriz. İnsanın hası, yaptığı gönül tahtı. Varmola böyleside demeyin. Elbet gönlünü
memleketi için çarpmış, onun için okullar, mescitler yaptırmış evlatlarıda var. Hüseyin Hüsnü Tekışık. Küçükken ilkokulda onun kitaplarını okurduk. Ne güzel yazardı. Şebinkarahisar’ın yetiştirdiği namı değer, elleri öpülesi büyüğümüz. Onu anmak memlekete bir busedir. Bir zamanlar yöre gazetesinde yazılar yazan değerli üstad, Ali Özdemir abimiz. Nur içinde yatsın. Lise yıllarımda memlekete kitap satışına çıkmıştım. O yıllar tanışmış, her gitmemde matbaasında konuk eder sıcak birer çayını içerdim. Çok güzel şiirleri ve yazıları vardı.Onuda rahmetle anıyorum.
Yazılar, mısralar, satırlar, kafiyeler, uyaklar, hep kardeş oldular. Gönül deryasında çoştuda çoştular. Memlekete doğru gittik hep beraber.

Hadi kalın sağlıcakla,deyipte gitmek kolayda,
yazıların, yazısını yazanlara okutturmak zor. Yaş ilerlerlerken sessiz gemi gibi, bükülen yalnız belimiz değil. Düşününce şöyle bir,
dosluk, muhabbet, sevgi, maddiyatı düşünmekten, onlarda nasibini almış. Hasret kelimesi kayaların üstünde,yosun bağlamış.
Neye, kime, kimden, neden, bulmak için uğraşalım birazda. Kimi mi? Kendimizi, memleketimizi, ecdadın yadigarını, kisaca insanlığımızın özünde yatan gerçekleri.

27 MAYIS 2001 ANKARA

GÜVEN GÜRBÜZ

MEMLEKET

Şebinkarahisar derler, bir garip diyar, dağlarından akar sular, adına yazılmış destanlar.


“..Köyümün her yanı kaya.
Vilayete geldim yaya.
Ne oldu küçük Mustafa’ya
Ben köyümün delisiyim….”

 Diye başlar, adı kara, bahtı kara, bir yanı suşehri, bir yanı zara, hepsi sıra, sıra. İşte orda bir köy var uzakta ,işte o köy bizim köyümüzdür, gitmesekte görmesekte o köy varya işte o köy hepimizin köyü.

  Orda yatar atalarım, bir karış toprakta. Onların yadigarı bize. Kanatlarının altında uçurmuş nicelerini gurbet denilen uzak illere. Kimi yine aynı garip, kimisi okumuş adam olmuş, kimi unutmuş ecdadın yattığı yerleri. Adam olmak dilde olmuş, kalbte bir şey kalmamış ne çıkar. Bağrıyanık analar, bir türkü tutturmuş. “..Ekine gidiyor elinde orak. Ekini kurumuş, tarlası ırak. Daha iflah olmam bunun üstüne..” diye.

  Hasat zamanı gelince canlanır o koskoca memleket. Arada birde gider torunların. Traktörler dizilir köy yollarına. Salı dan salı’ya kurulur çarşı, pazar. Allah değdirmesin bu kalabalığa nazar. Memleket memleket nerden bakarsan bak yine memleket.

  Ne yazarsın garib hallerini bencileyin. Halini bilsen düşermisin yollara geceleyin. Zemheri ayında hasta omuzlayıp, bacakların titreyi, titreyi, tutarmısın dağları, dağları. O memleket ki bilinmez adı, şanı, kısılmış soğuktan çıkmaz sesi. Yıllardır akar gurbete insan seli. Hani sen, osmanlının sancak beyliği, hani sen, fatihin otağ kurduğu, kalesinden fermanlar saldığı, memleketim. Hani sen; Dedemin küçükken hadi gel oğul deyip haber saldığı ,Dikmen’in eteklerinde, yedi kardaş düzünde, koyunların otlağı. Hani sen, kiraz pınarı, sütlüce.
Memleket, memleket deriz ya hep, eğilir bir yana boynumuz, yine hatırlar, derinden bir nefes çekeriz. Yinede hep memleket deriz. İnsanın hası, yaptığı gönül tahtı. Varmola böyleside demeyin. Elbet gönlünü
memleketi için çarpmış, onun için okullar, mescitler yaptırmış evlatlarıda var. Hüseyin Hüsnü Tekışık. Küçükken ilkokulda onun kitaplarını okurduk. Ne güzel yazardı. Şebinkarahisar’ın yetiştirdiği namı değer, elleri öpülesi büyüğümüz. Onu anmak memlekete bir busedir. Bir zamanlar yöre gazetesinde yazılar yazan değerli üstad, Ali Özdemir abimiz. Nur içinde yatsın. Lise yıllarımda memlekete kitap satışına çıkmıştım. O yıllar tanışmış, her gitmemde matbaasında konuk eder sıcak birer çayını içerdim. Çok güzel şiirleri ve yazıları vardı.Onuda rahmetle anıyorum.

  Yazılar, mısralar, satırlar, kafiyeler, uyaklar, hep kardeş oldular. Gönül deryasında çoştuda çoştular. Memlekete doğru gittik hep beraber.

 Hadi kalın sağlıcakla,deyipte gitmek kolayda, yazıların, yazısını yazanlara okutturmak zor. Yaş ilerlerlerken sessiz gemi gibi, bükülen yalnız belimiz değil. Düşününce şöyle bir, dosluk, muhabbet, sevgi, maddiyatı düşünmekten, onlarda nasibini almış. Hasret kelimesi kayaların üstünde,yosun bağlamış.
Neye, kime, kimden, neden, bulmak için uğraşalım birazda. Kimi mi? Kendimizi, memleketimizi, ecdadın yadigarını, kisaca insanlığımızın özünde yatan gerçekleri.

27 MAYIS 2001 ANKARA

GÜVEN GÜRBÜZ

Emeğin Rengi

Güneş tutulmuştu. Ay ise akşamı beklemekteydi. Güneş patrondu. Kimi zaman ısıtır, kimi zaman kavururdu ortalığı. Ay ise yanında yağdanlık gibi, onun ışığını o olmadığı zamanlarda güya yansıtır. Olsa ne farkederki, ışığı yine güneşten. Yorgun, argın gelmişti iş yerinden, bir yudum sıcak çayı içerken dahi göz kapakları yavaş,yavaş kaymaktaydı sonsuzluğa kayan yıldız gibi. Güneş patronuydu, elini oğuştururdu akşama kadar, yetmezdi yinede ona. Az, az bu para az, nasıl vereceğim sizin maaşınızı der, koltuğa gerilirdi. Dalmıştı gözleri. Rüya değildi sanki, tekrar işyerine dönmüştü zihni. Ve bir gün yeter beeee…diyip haykırası geldi. Ama o patrondu, nasıl derdi…

Eğdi boynunu yana,sus dedi kendine, gömdü sözlerini toprağın dibine. Emeğin rengi neydi, dedi kendi, kendine. Ve düşündü Buğday sarısı olsun, yok yok bulutlarınki, o da olmazdı o da mevsimlere uyar renk değiştirirdi. Ve düşündü emeğin rengi, zaten kendi rengi değilmiydi. Güneşten yanmış, kavrulmuş.

Gözlerinden ışık saçtığını gördü. Zengin olsaydı bir gün, lacivert takım elbise. Bir de o biçim kravat, fena olmazdı ama ne derdi o zaman diğer emekçi kardeşleri, yoksa sendika ağasımı oldun Len. Boş ver istemem zengin olmayayım dedi. Birden gözlerini açtıki, çay üstüne dökülmüştü. Küçük dakikalarda yaşadıkları, ve buram, buram tüten hayalleri, parça, parça idi.
Uyan dedi kendine, Çaresizlik çare değildi. Öğrenenden öğrenmek olmalıydı amacı, ve yine o amaç uğruna katlanmalıydı ağız kokularına. Gecelerini kattı, gündüzüne. Yıllar resmini çizdi yüzüne, bir gün birde bakdıki, ayaklarının üstünde daha yeni durabilmişti. Emeğin rengi demekki ayakta durabilmekti. Dimdik ayaktaydı ama, beden tükenmişti. Ne yapsın.
Yorgun ayaklarını uzattı üçlü koltuğa. Seslendi küçük oğluna.” Bir yudum su ver hele oğul” dedi. Su geldi, iki yudum içildi. Sert bir yastık istedi başucuna.
Başını yavaşca dayadı. Oğlu tekrar yanına bir şey diyecektim baba dedi.
Babadan ses yok. Baba sana dedim dedi. Elini dokundu koluna. Yuvarlandı salona cansız beden. İşte artııık dinlenmişti büsbütün ama artık dinlendiğini anlayamazdı. Yıllarca ilaçla yaşadığı yılları, silmişti bir kalemde bütün acılarını, filim kopmuştu. Söylenecek söz kalmamış. Emeğin rengi yine askıda kalmıştı. Mevsim artık sonbahardı, güneşte yok ortalıkta, geceleri sisli hava, ay’da olamazdı. Hepsi mazi olmuştu. Uçuşan yıllar, bir selam vermeden giden yıllar, ömrünü çalan yıllar, hakkını helal et diyemeden evladı babaya.

Emeğin rengini bulamadan elveda diyen emekçi babaya sahib çıkanlar elbet olacak birgün. O emekçi babaların evlatları dimdik ayakta, verecek mücadelesini ve bütün renklerin sahibi olacak. Gökkuşağı gibi saracak dünyayı. İşte bizde varız diyecek birgün. Hadi aslanlarım diyerek.
Kükreyecek sesini, dayanacak, ecdadın viyana kapılarına dayandığı gibi.

Güven Gürbüz

21.05.2001