İyilik yap denize at…

İyilik yapana her kişi yapar iyilik,
Ya kötüğe karşı yapılan iyilik?

İyilik yap denize at der kimisi, kimisi yapmasada iyilik, yaptım der, gösteriş ise işi. Oysaki iyilik ne insanın başına kakılır, ne reklam malzemesi yapılır. Onun fazileti içerdiği kalbi hislerde saklıdır. Kul bilmezse tanrı bilsin denir ya hani? İyilik hep sonuçta iyiliği doğurur.

Düşen yaprakları topluyorum hep yerlerden, kendime iyilik olsun diye. Bu yapraklar ne ağaçtan dökülüyor toprağa, ne toprakta yeşeriyor. İnsanın kendine iyilik yapması da söz konusu, yazabilmek kadar okumayı da bilerek.

İyilik yapmanın üç yolu vardır.

1. İyiliğe iyilik yapmak: Yapılan bir iyiliğe en azından teşekkür etmek. İnsanın en tabii görevi değilmidir? Bundan daha değerlisi, iyiliğe benzeri bir iyilikle karşılık vermektir.
2. Karşılık beklemeden iyilik yapmak: Böyle davrananlar diğerlerinden daha üstün kimselerdir.
3. Kötülük edene iyilik etmek: İyiliklerin en değerlisi budur. Ne demişler:

İyiliğe iyilik her kişinin karıdır.
Kötülüğe iyilik er kişinin karıdır.

Er kişinin karı olduğu için de kötlük edene iyilik edenler pek azdır.

Yüce tanrımız (Fussilet-34) buyuruyor ki;
“ İyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel şeyle sav, en güzel şekilde önle. O zaman bakarsın ki seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost oluvermiştir.”

Kötülüğe karşı kötülük yapanların ise, kötülük yapandan farkı kalmaz.

Hepimizin kalbi hislerle mutluluğu aradığımız gerçeği ile yola çıkarak İyiliğin önemini az da olsa anlayabilmek için bu hafta yazıma bir renk katmak istedim. Maddi sıkıntılarımızın had safhaya vardığı bu aylarda, maddi ve manevi olarak huzuru yakalayabilmek için daha çok ilişkilerimizde dikkatli olmak zorundayız. Birbirimize yardımcı ve destek olmamız her zaman için iyiliğin önemini, bir çok insana da örnek olarak gösterilecektir.

İyilik iyiliği doğurur..

Güven Gürbüz

PAYLAŞMASINI BİLMEK

Kafasını eğdi önüne. Mendilini çıkarttı sildi gözlerini.
Park’ın içindeki çam ağaçları pekde yeşil duruyordu.
Heveslendi bir an, bir küçük taş aldı eline, dalda ötüp duran minik serçeye attı..
Bir kanat çırpınışla havalandı, inat bu ya..tam ayağının dibine kondu.
Pek de gevrek bir simit almıştı, çıkarttı çantasından ufaladı attı önüne..
Sevinçle havalandı minik serçe, tekrar kondu yere,
..derken atılan simit parçacıklarını sonradan gelen serçelere kaptırıverdi.
illaki o serçe kapsın diye atıyordu, inadına… önüne..,
velakin o attıkça simit parçacıklarını, diğer serçeler kapıyordu önünden.
Simit tükenmişti avuçlarının içerisinde. Ayağa kalkmasıyla bütüüünn serçeler dağılıp gittiler. Yine parkta tek başına, daldı hayaller dünyasına!…
“Hayatta böyle değilmidir?” dedi.
Biri sever bir atar önüne, biri gelir, bin olur,
hepsi birden kapar, ilk gelene yine bir şey kalmaz.

Yorulmuştu işyerinde koşuşturmacadan.
Kolay değildi kuaförde çırak olmak.
Her gün, her bir kadının her dediğine koşmak, akşama kadar “eveett efendim, elbeeeeet efendim, tabiikii efendim…”demek.
Kadının biri bahşiş vermiştide bu gün, patronu görünce çaktırmadan yan gözle bakmıştı,
“vay haiiin..” dedi içinden..”kadına da pekde keserek bakıyordu namussuzzz”
“Ah ulan be.. ah.. işte okumakta varmış…Okusaydım belki büyük adam olurdum bee..”
“neyineydi o zaman senin bu keş gözlü patronun ağız kokusunu dinlemek,
sonra o cadoloz kadınların kıvıttırarak konuşmalarına eveeettt efendim. demek”
O kadar da haksızlık yapma dedi kendi kendine..
iyileride yokmuydu aralarında? Vardı elbeet ama kaç tane…?

Yolda gelirken kendi yaşlarında emsali arkadaşı Ali Rıza’yı gördü.
Suratı morarmıştı soğuktan.
Köftecinin önünde durdu. Pekde acıkmıştı karnı..
Elini soktu kot pantalonun bozuk para cebine..
Saydı Bir lira 50 kuruş çıktı..Rıza’da gevrek gevrek gülerek sokuldu yanına..
Köftecide açmış radyonun sesini sonuna kadar..
” Yeşil Ördek gibi daldım göllere,
Başım alıp gidem gurbet ellere,
Ne sen beni unut, ne ben seni!…”
İçi burkuldu bir an.. iki emsal açtı kolları sardılar boyunlarına..
Sonra birer ekmek arası köfte yaptırdılar, oturdular tahta sehpaların üzerine.

Köftecide bir yandan iki kafadara bakıyor içinden neler..geçiyordu neler,,
Beyninde fırtınalar kopuyordu..Kendi gençliği geldi aklına..
Küçükken köylerinde göller vardı..oralarda her gün yüzerlerdi..
Anneleri azık çantalarına fırın kurusu denilen ekmekten kordu.
Sonra onları su ile ıslar zevkle yerlerdi…
Sonra ?şakalaşırlar birbirleriyle göl sularının içinde güreş tutarlardı..

iki kafadar köftelerini yemişler ayağa kalkmışlardı.
“Kaç para..” diye sordu..Ali Rıza..
Hüseyin atıldı..”Dur ben vereyim” dedi.
Köfteci koltuklarına aldı her ikisinide..Saçlarını okşadı..
“BENDENSİNİZ” dedi..

Ayakkabısının topuğu çıkmıştıda, tek çiviyle tutturuvermişti.
idare etsin diye..
Yürürken batıyor, canıda çok yanıyordu..
Bir kaldırımın kenarında, vurdu ayakkabıyı hızla yere..
Topuk ayakkabıdan ayrıldı.. iki arkadaşta yolun sonunda el salladılar birbirlerine..
Kaybolup gittiler sonra, büyükşehir’in metrosunda…

” Güzel günler göreceğiz çocuklar.” diyordu şair..
“Motorları maviliklere süreceğiz..”

Ha bu gün ha yarın derken bir ömür tükendi, bitmeeez denilen acıların içerisinde..
Kimileri aldı gitti..dönüp bakmadı bir daha..
Kimileri satt? gitti..ne mal dedi, ne mülk dedi, ne dost dedii..
Hepside büyüdü Ali Rıza, ve Hüseyinleer gibi..
Şimdi büyükşehirlerin metrolarşnda yüzlercesi..
Maziden kalan tek bir gün dahi çiçek açmadş dalında..
Yine aynı kuşlar,,,
Hüseyinlerin simit parçasını atmasını bekliyor yine başka serçeler,
Bir insanoğlu simit parçası atsa, bizde kapsak diyee…
Yokluğun gözü çıksın varlığından gözü dönmüşlerle birlikte…
Hayat verdiklerini almaz kimilerinden, ama vermezde istedikleri mutluluğu.
Paylaşmasını bilmedikten sonra..

Güven Gürbüz

01.01.2005  Ankara Çankaya..

HAYAT PENCERESİNDEN

Söğüd ağacının gölgesine oturdu. Sigarasını yaktı, derin bir iç çekti, sonra tüttürdü etrafa.
Terlemişti, kavurucu sıcağın altında. Uzun bir yol katedmişti. Fazla kalmamıştı köyüne ulaşmaya.
Oğlu gelecekti gurbetten görmeye, izin alamamıştı patronlarından gelememişti. Canı sıkılmıştı iyiden iyiye. Nasıl sıkılmazdı ki ?Yıllardır görmemişti yüzünü. Üstelik torunlarıda büyümüştü. Ne vardı sanki patronlar? bir yaz mevsiminde olsun izin verselerdide gelebilseydi.
Telefonda seside titrekti zaten oğlunun. Maddi durumuda iyi değildi.
Belki borç, harç para bulup gelecekti yanına.keşke dedi..ah keşke dedi yine..
Yutkundu,. boğazına birşeyler düğümlendi. Islanmıştı mendili, kasketini çıkardı sildi, sildi..sildii..

Ne diyecekti eve vardığında  Ah hanım ah..dedi kendi kendine.
 Gelemedi yavrucuğun bak, bu yaz bahar aylarında..Birde neler hazırlamıitın, börekler, çörekler, birde en sevdiği yemekler..Kaldımı ki bu dünyada kulun kula hürmeti..Anlayacak gönül sahibi..Nerden bilsinler hanım..Onlar hep zengindiler..Senin canların uzaklarda.. onlarınki yanlarında..Sarılırlar gece gündüz birde aşık oldukları paralarına, alır götürür kalplerindeki nurları.. Bilirmisin ki ay hanım türkülerde onu söyler..”Ben ağayım ben paşayım diyenler, kapıları kilitlemişler, gel helede gülüm gel hele…”

Lastik ayakkabılarını giydi ayağına, serinlemişti ayağının tabanı.
Heybesini omuzuna att?. Kasketinin tereğini başının arkasına gelecek şekilde taktı.
Köyceğizi görünüyordu artık. “Hemen şu yamacı aştımmı  geriye ne kalır” dedi.
Tarlasının kenarına varmıştı. Bir su gözesinden sular yavaş yavaş yeryüzüne doğru çıkmaya uğraşıyordu.
Heybesini bıraktı yere. Eşleledi elleriyle gözeyi açtı. ılık, ılık, akan su, gözeyi geniışlettikçe çoğalıyor, Gittikçe soğuk soğuk akmaya başlıyordu.
“Hey gidi Allahım..” dedi.
“Tarlamın bir kenarında bir su gözesi çıkmış.. ” Sevincinden ne yapacağını şaşırdı. Su gözesinin etrafını taşlarla çevirdi. Bir süre sonra elleriyle açtığı çukur sularla dolmuştu. Bulanıklığı gitmiş. Bemberrak olmuştu.
Eğildi gözeden içti kana kana buz gibi suları..

Epeyce zaman geçmişti. Eve vardığında.
Kapının önünde hanımı  eşiğin kenarına oturmuş bekliyordu.
Yanında oğlunu göremeyince şaşırmış kalmıştı. Gözleri karardı birden. Yere yıkıldı.
Hanımının koşarak ona doğru koştuğunu gördü. Ancak dizlerinin dermanı kesilmiş. Yığıla kalmıştı yere.
Hanımı hemen komşulara seslendi. Bir traktör geldi. Römorkuna uzattılar boylu boyunca.
Hastaneye vardıklarında ölmüş olduğu anlaşıldı.
Doktorlar akrep sokması sonucu oluşan bir zehirlenme vakası olduğunu söylediler.

Babasının ölüm haberini alan oğlu, artık patronlarından izin alabilmişti.
Babasının cenazesine gelebilmişti.
Gözyaşları içinde toprağa verildi.
Gelgelelim insanoğlu hiçbir şeyden ders almıyordu. Okuyanlara ibret olsun.
Kendini o insanların yerine koyması gerekenler, koysun artık.
insanların gariblikleri üzerine, keyfi kurallarla, para pul uğruna telef koymasınlar.
Paylaşsınlar sadece parayı, pulu değil, birde insanlıklarını. Hiçbir zaman unutmasınlar.
Bir gün herkesin giyeceği aynı elbise, ister beğensinler, ister beğenmesinler.
Kaput bezinden rengi bile allı morlu değil..

05.kasım.2004 Ankara – Çankaya

Güven Gürbüz

Uyusun da Büyüsün Ninni.

Uyusun da Büyüsün Ninni.

  Benim uykularım da sizin olsun. Gaz lambalı gece sohbetlerini hatırlasın ihtiyar dostlarım.

  Derin bir uykuya yatmış gece. Aslında gündüzlerin varlığı bile tartışmalı. Uykular derin, uykular yalnız, uykular uykusuz, hayat uyu diyor. Yum gözlerini, açma, zarar gelmesin dallarına. Hayat uyu diyor. Aziz Nesin’in bir şiirinde bahsettiği gibi “Uyusunda büyüsün ninni, büyüsünde küçülsün ninni, küçüle küçüle yok olsun ninni.” Ve şöyle bitiriyor şiirinde üstad; Dinlenmişti büsbütün artık dinlendiğini anlayamazdı..

  Benim uykularım kaçan cinsten, durmuyor beşiğinde durduğu gibi. Konuşturuyor bazen gecelerimde sipsivri düşlerim gibi. Haksızlıklarını dere tepe koşturan yılkı atına benziyor dost bildiklerim.

  Tatillerde değil uykularım. Hiç derin değil. Kışın karıncanın yuvasında geçirdiği gibi tatillerim ve onun kardeşi uykularım. Milyonlarca yıl daha geçse, değişmeyen dostlarım oldukça yine aynı olacak.

  Ne farkeder ki masada eğri dursun vazo ve yine çiçeği susuz kalana kadar diri ve genç.
Bir bahçede, bir gönülde yeşertemedikçe. Yine çoğaltamadıkca vazolar ve çiçekleri.
Rüyasında görmüş gibi anlatır bazıları. O bazıları.. Hadi bırak beni kendime, çık artık uykularımdan rahat ve huzur bulayım. Yorgun düştükçe ağır.., ağır…

  Göl sularının üzerine düşen yaprak gibi bırak süzüleyim hayat!.. Yine bir dere boyunda takılıp kalayım biraz, ne zaman ki gür sular yanımdan akarsa ve ne zaman o suların içinde coşarsam takla atarak.
  Bir ağaç dalının üzerindeki yaprak, nasıl da jet ski yapıyor desin diğer yapraklar. Sonra büyük bir gölde durulayım.

  Yazamadıklarımda olacak elbet, yazmak isteyipte yazamadıklarım. Onlar bende saklı kalsın.
Bırakın hiç yazılmasın. Uykular yine derin kalsın, üstüne üstlük birde horlayalım. Ne de güzel horluyor desinler. Anlatmayın kendinizide o kadar, buz gibi bir şalgam suyunu içer gibi için, arkasından bir daha, dahada.. için, için… Yalniz kendiniz için. Benim içinde için. o kadar derin olsunki uykularınız.

  Kolunuza dokunan Annenizde olsa şefkate üstün gelsin inadına daha derin uyuyun.

  Benim uykularım da sizin olsun. Gaz lambalı gece sohbetlerini hatırlasın ihtiyar dostlarım.

  Bir idarelik etrafında, bir gaz lambası, sonra ampul olsun, sonra projektör ama yine uyanmasın.

 Uykuların insanı. Çünkü uykularını uyutanlar hep olacak, bir biz uykusuz kalacağız, bir bizler.

    Kimbilir, şair bir gün söyle yazacak; Uykusuz gecelerim, ben hep seninle gecelerim, ne uykular uyudum, nerde kaldı, boşa geçen günlerim.


Sağlıcakla kalın. 05 07 2003 Ankara – Çankaya.  Güven Gürbüz

Benim Yazılarm

Bir pınar’ın gözesinde buz tutar. Sıcak bir el görse erir benim yazılarım. Dolar, boşalır kürün’ün içine, ordan taşar yine sığmaz kabına, ince bir dere olur, söğüt ağaçlarının arasında kendine yol açar. Akar, akar, Yol üstünde, bir dikili taş üzerinde sebildir yazar Şu karşıki dağlarda doğmuştur.

Konuk olmuştur bazen bir garibin sofrasına Kimi gün bardak içinde, kimi gün avuç içinde. Hayat değirmeninde dönmüş, aktığı yer bir gün beş yıldızlı otelin teras katı olmuş, bir bardak rakıya karışmış. Güldürmüş kimilerini. Bazen kahkahaya boğmuş, bazen bir de bakmışsın gözde yaşa dönüşmüş geçen yıllara isyan edercesine..

Hor görmüş kimileri, karıştırmış sayfalarını, mürekkep dökülmüş üzerine, Kurumuş. yine de okunmuş.

Karıştırmışlar sofralarını bazıları, Biz demir kaşıkla yarışırken, sende nereden çıktın tahta kaşıkla diye.. Yarış zannetmişler.

Korkmayın. Benim yazılarım yarışmaz, yarışamaz Yarışmak için yazılmaz..
O’nun Öz ve öz bir dayısı bile olmadı Kaldı   ki ayısı Olsaydı bir dayısı, sağlam olurdu arkası.

Vefa beklemedi hiç bir dostundan, dostluktan vefa bekleseydi çekmezdi cefa

Tek geldi bu dünyaya.. Ne bacısı, Ne gardaşı, olmadı hiç birisi de.

Dalıpta rüyaya kaçmadı yalana, riyaya.  Okusun okuyabildiği kadar sadece sevenleri yeter.

Boyalı mankenler gibi sahnede dolaşamaz benim yazılarım. O kadar güzel bacakları olmadı hiç.
Makyajsız yetişir baskıya benim yazılarım. Hor görmesin kimse de.. Olsun. Kıbarlık adına gerdan süzmeye de gerek duymadı hiç.

Olduğu gibi göründü, Göründüğü gibi oldu.

Mevlana’nın dediği gibi;..”Ne insanlar gördüm sırtında elbisesi yok, Ne elbiseler gördüm içinde insan yok”

Kemençenin yayı gibi incedir, ince Kopar vidasından, yine tutar. Kin gütmez kimseye. Anadolu ezgilerinin eşliğinde dökülür Kılıçkaya barajının durgun sularına benim yazılarım.
 Bir Fatih’in otağ kurduğu memleketine çok yazar. Bir de kendi gibi sazdaki püsküle değil, agızdan çıkan güzel sözlere değer verenlere.

Çoktur dostu, arkadaşı, hemşehrisi.. Onlar yeter ona.. Salt onlar için yazsa yine yeter.
 Kimi garib insanlardır. Bir gülücüğe mest olur. Sırtını sıvazlar.. Yeter onundur o an dünyalar.   Kimi arkadaşı milletvekili oldu. Kimi doktor.., Kimi avukat, Kimi mühendis. Kimi tüccar Sonuçta insandır hepside Benim yazılarım, senlerin yazıları, Yazsa hep yazılmaz denilenleri. Ayırmasa insanları senler, benlerle, Dost ve kardeş olsa hep yazdıklarımızla. Farklı olsa da sırtımıza giydiklerimiz, Bir gün aynı yerde buluşacağız. İşte o gün hepimiz aynı elbiseyi, yakasız gömleği giymeyecekmiyiz?

Bir buğulu gözden kafiye olup dökülen yazılarım. Dünyanın öbür ucundaki akrabasına klavyeden ses verdi.. Saz verdi, söz verdi, selam verdi.. Rüşvet diye almadılar. Kırılmadan yazdı yine de Oysaki onlarda çoktan uymuşlardı sisteme, kaybolup gitmişlerdi lüx dünyalarında. Gelde yazma dedi..Benim yazılarım, gelde yazma.. Dedemin bir sözü geldi hemen aklıma.. “..Ektiğim biçtiğim nohut..Şehre geldin de oldun mu leblebi..”

Benim yazılarımda rahat durmaz, yine bir hikaye anlatır;

Yıllardır birbirini hiç görmeyen iki arkadaş memlekette karşılaşmışlar. Sarılmışlar birbirlerine.  Şaşırmış dona kalmışlar. Birinin sılada geçmis ömrü, diğeri gurbette.
 Gurbetten gelen sormuş;
– Nasılsın.. iyi misin, Nasıl halin vaktin iyi mi, keyfin nasıl ?
Sıladaki başlamış anlatmaya;
-Ne olsun Allaha şükür halim vaktim yerindedir, yıllardır çalıştım, didindim, birşeyler yaptım evlerimiz arabamız oldu. İki de kızım var. Ama okumadılar. İkisi de hayırsız çıktı. Biri evlendi kocası hapiste, öbürünün de kocası içkici çıktı, hergün geçimsiz. Beni de yıldırdılar. Neydelim kader böyleymiş..
-Eeee anlat bakalim nerelerdeydin bu zamana kadar sen ne yaptın, Ne iş gördün? Biriktirdin mi birşeyler yaptın mı?
Gurbetten gelen başını hafif öne eğmis;
-Ben bir birikim yapamadım, Ne arabam oldu, ne evim.. Allaha şükür iki mercedesim oldu. Çalıştığımı, kazandığımı ogullarıma harcadım. İki oğlum var. Büyüğü okudu hakim oldu.
Küçükte geçen yıl makine mühendisi olarak işe başladı.. Allah izin verirse büyük oğlum yardım edecek. Emekli de oldum. Memlekete yerleşeceğiz hanımla.
Kıssadan hisse; Çocuklarımızı yetiştirelim. Onlar için çaba harcayalım.
 

Bir gün yazılarım bitecek dostlarım..
Benim yazılarım işte..
Kimi gün memleketin kendi şivesi olur, anlatır toprağınıi taşını. Kimi gün alafranga olur, oturaklı.. Kimi gün alaturka.. Kimi sözler eskidir..Çarıkla, potin, gibi ayrılır hemen. Kimi virgül noktanın yerini alır, kimi ünlem soru işareti olur..İdare edin işte. Bir gün bunlarda olmayacak belki..Duygu da yüklü, satırda   kifayet etmesede.

Son satırlarımı yazarken Sene1984 de askerlik yaptığım Tatvan’da Vangölü kenarında yazdigim, satırları ilave etmeden geçemeyeceğim.

Görmeden Yaşamak,
Öğrenmeden bilmek,
Ağlamadan gülmek,

Nasıl ki mümkün değilse,

Acıyı tatmadan rahatı,
Çileyi çekmeden emeği,
Hasreti yaşsamadan sevgiyi,
Bilmek mümkün değildir.

Saglıcakla kalın

Güven Gürbüz, 07 04 2003-Çankaya-Ankara 12:34