SELAM OLSUN

De ki köyümün adı MEYKEL

Yoruldum oğul artık git, gel.

Eskiler yitti kalmadı dem.

Kime ağlasam, kime gülsem.

Selam olsun.

Kapı önünde mor menekşem.

 

Köyümün pınarları kurur.

Daha dünkü dostlar el olur.

Eskiler yitti, yollar çamur.

Tütsüler durdu, köyler mahmur,

Selam olsun

Ekinlerine, dikenine..

 

Üç beş hane, kalmadı ev, bark.

Göçtüler gurbete dönmez çark.

Gel oğul, bir de halime bak.

Şu gurbet de garipte kalsak,

Selam olsun

Dumanlı dağlar, dere, ırmak.

 

Ne hısım kaldı, ne akraba.

Geçim derdi hepten sarınca.

Eskilerde Toprak olunca,

Kalmadı, birde Ana, Baba.

Selam olsun

Dikili taşlar yol boyunca..

 

Güven der ki gurbet gazeli.

Kim sevmez ki hemde güzeli.

Deli olmadan olmaz Veli.

Derlerdi atalar evveli.

Selam olsun

Değişenlere, görmeyeli.

 

20.08.2005 Ankara Çankaya

Güven Gürbüz

Gariban’ın Anlattıkları

Yük ağır omuzlarında tartmıyor artık terazinin kolları,
Yıkılıyor bir yana, beden eski beden değil,
Hafiften çatıyor kalıı kaşlarını,
İşte diyor oradan geldik, işte oradan.
Başlıyor anlatmaya ağır, ağır..
Nereden baksan hep kahır.

Bir dilim ekmek uğruna aşmışta gelmiş tozlu yolları.
Bir tren vagonunda yastığı, yorganı,
Dökülmüş yol ortasına yükleri, açılmış yün yatağın urganı.
çok uzak illerden geldim. demiş,.ne param var ne pulum
Acımamış bir Allahınn da kulu.
Karanlık çökerken şehrin üzerine,
Gurbete çıkıp çıkacağı en son seferi,
Yüreğine çöreklenmiş acının zehri..i
Yutkunup durmuş, hiç hissettirmeden çevresine.

Gün görmüşün biri yanaşmış yanına,
Tutmuş kolundan ayağa kaldırmış.
Bir hışır gecekondu da bir göz bir oda bir ev göstermiş.
Sabahlamışlar, uykusuz sabaha kadar.
Bir at arabası bulmuş kendine, geçimin yolunu tutmuş.
Toparlayınca sonra kendini,
Bir gecekondu simsarı ona da yer göstermiş.
Bir gecede o’ da bir ev kondurmuş.

Çalışmış çabalamış, yıllar yılları kovalamış,
Bebecikler büyümeye başlamış,
Bir gün işinden dönerken, yerle bir olduğunu görmüş yuvasının
Bir mahalle tümden yok olmuş.
En küçük daha beş yaşında, yıkık gecekondunun enkaz başında,
Ağlamış durmuş, bir diğeri de onlardan farklı değilmiş,
Kim kime acıyacak, ortalık hepten karışmış..
Yine toplumsal bir yara daha açılmış.

Memleketimden insan manzaraları,
Yaralar hep yoksul insanları,
Kim kime acısın, kim kime gardaş olsun,
Adalet dediğin terazinin kefesindeki gibi değil.
Güçlü olanın parmağı üzerinde,
Adı  terazi olsa ne çıkar diyor.
Bizim terazimiz gönlümüzde,
Az olsa da sayımız,
Bizler yine birbirimizi anlarız.
Yoksulluğumuzdan değil,

Yoksul bırakanlardan utanırız..

Söyleyeceği söylediği son söz oldu.

Meğerse kalbi sıkışmış o anda,
Komşunun getirdiği bir bardak suyu içince,
Derin bir nefes en içten çekince,
Bir daha gelmedi gerisi,
En son çırpınarak gelen eşi, elleriyle kapattı gözlerini.
Kucağında çocuğu,
Kahrolsun. dedi. Bu kaderin yoksulluğu.

Gurbete geldiiğinde ilk işi at arabası,
Taşıdı onu en son mekanına,
Taş filan dikilmedi başucuna,
Sadece memleketinin adını yazdılar.
Ne fark ederdi derdi çünkü  ha Hasan, ha Hüseyin,
Hepimizde aynı fotoğrafta kareleriz ..

07.08.2005 – Ankara Çankaya – Güven Gürbüz

Şu bizim çeyiz sandığı…

Şebinkarahisar ile özdeleşmeye başlayan ceviz ve ondan yapılan çeyiz sandığı magazin dünyasında sıkça konuşulmaya başladı.

 

Şebinlilerin yetiştirdiği meşhur ceviz ağacından yapılan çeyiz sandığının, ilk Rahşan Ecevit’e hediye edilmesi ile başlayan şöhreti, şimdilerde Muazzez Ersoy ile devam ediyor.

Sandığın güzelliği yetiştiği ağacından geliyor.

Kuzeydoğu Anadolu’nun unutulmuşluğunu dile getiren bu sandığın içerisinde neler yok ki. Geleceğinin umut çiçeklerini yetiştirdiği, göz nuru ile suladığı işlemelerden, peştemali ye kadar. İnce tığlardan, günlerce ör, ör, bitmeyen, örerken de nice hayaller, pembe düşler ile ilmek, ilmek işlenen mutluluk dünyası.

Bir gün gelip de bu sandığın ucundan tutup, birlikte kaldıracağı eşini bekleyen gençlerinde umut sandığı.

Şebinkarahisar dan gurbete her gün göçen insanların, kamyonların sırtına ilk yüklediği, üzerindeki desenlerde hasreti gizleyen çeyiz sandığı.

Onda vefakarlık, onda sevgi, onda saygı var. Onda hiç kimsede olmayan, bir de ustasının ellerinde değer bulmuş, çekiç tokmaklarının izi de var.

Bizim oralardan işte diyor, aklına geldiğini söyle.

Ne dersen de Adı çeyiz Sandığı. Künyesi bizim oralardan.

Çeyiz sandığını açtığında her Şebinli muhakkak anlatacak bir şeyler bulur.

Kimi; “ Biz evlendiğimizde şimdiki gibi çok değerli işlemeler yoktu..” der.

“Sadece Anamın, bacımın, kız kardaşımın, nasırlı ellerinde, parmaklarında, incitmeden tane, tane, ilmek, ilmek atılan ilmekli renkli oyalar var..” der.

“Yine o ilmeklerden oluşan patikler, kanaviçeler, kenarları işlemeli eşarplar, haseler var” der. “Sonra iğne oyaları, sonra bebek patikleri… “,

“Ah gülüm ah.. “ der biriside oradan Ersoy’a nispet.

“ Çeyiz var, sandığı Şebin den, bulamadık bir kısmet en hasından.”

Öyle bir of çeker ki şehirli güzelleri de, “Ah anacığım ah.. Bu senin çeyiz sandığında marifet çok. Ancak zaman, zaman değil ki.. kısmet dediğin kimselerde yok.”

Çeyiz sandığının içerisinde sadece çeyiz malzemeleri bulunmuyor elbet.

İnce kabuklu, ikisi yan yana geldiğinde, muhakkak birisinin kırıldığı, avuç içinde, cılız bir ses, sonra, insan beynini andıran görüntüsü ile ceviz içi çıkıverir ortaya.

İkram edilir. Onu yemek için bir de Dut pestili gerekir.

Uzunca açılır avuç içine, ceviz de döşenir sonra, katlanır rulo yapılır dut pestili ile afiyetle yenilir. Her derde deva gelir.

Yalnız Şebinkarahisar’ın buz gibi sularında yetişmiş olanından,

En organik, imkansızlıktan bulunmayan gübreden uzak topraklarında yetişmesi kaydıyla olacak. Yani Şebinkarahisar toprağında yetişmiş olacak.

İster inanın ister inanmayın.

Bu reçetenin şifasına tanıklık edecek Yine Rahşan ablanın eşi Bülent Ecevit olacak.

Şebinkarahisar Ceviz festivalinde yeri göğü inleten,

Havai fişeklerinin etkisi ile coşan halkın içerisinde yanık, yanık söylenen şarkıların nağmelerinde… “ilk defa bir eser” Şebinkarahisar da okunacak heee..

Olurmu öyle şey demeyin Muazzez Ersoy olunca oluyor.

Bu eserin arkasından hediye edilen çeyiz sandığı da anlamlı olsa gerek.

Muazzez Ersoy da nice Şebinli kızlarımız gibi, analarının yıllarca odasında gözü gibi baktığı çeyiz sandığına, o da elbette bakacaktır.

Ne diyelim inşallah bir gün sandığın diğer ucundan da tutup birlikte kaldıracağı eşini de bulur.

Ama biz Şebinkarahisarlıların bildiği bir şey var.

Ne varsa bu Çeyiz sandığında var.

Yani Şebin cevizinden, Yani ince kabuklusundan.

Sonra başka yerlerde başka, başka insanlarca Şebin cevizi diye yutturulan cevizden değil.

En hasından, hem de Şebinkarahisar da yetişeninden.

Çok umutlar var, çoook. Bu Şebin cevizinden, Her Şebinli ye artık büyük kısmetler var.

Şebin ceviz festivali, Cevizin festivali oldu.

Memleketinin adını magazin dünyasında da olsa hissettirmeye yetti.

Muazzez Ersoy ile şöhretine devam eden Çeyiz Sandığı,

Festivalde Rahşan ablasını göremese de, Muazzez ablasını gördü.

Ne diyelim? Ne çıkarsa bahtıma,

Sev sevebilirsen allah aşkına….

Bir göz vermiş allah, bir de kulak yaradan kullarına,

Kim nasıl anlarsa öyle anlasın,

Kim nasıl duyarsa öyle bilsin.

Unutmayalım ki en iyisinden olsun.

Çeyiz sandığı da olsa Şebinkarahisar dan,

Onu toprak ananın bağrında özenle yetiştiren, nasırlı elleriyle,

Şebinkarahisarlının yetiştirdiği Şebin Cevizinden olsun.

TUTUNABİLMEKSE HAYAT

Tutunabilmekse hayat

Tutunabilmekse hayat; sen en yükseğe çıkmaya bak.
Şayet çıkamıyorsan bastığın dallara dikkat et.
Kırılmadan, birde dökülmeden meyvaları yere..
Sen öyle bir ağaca çıkki kaymasın ayakların..
Sonra yaprakların arasından güneşide gör ara sıra.
Tenin esmerleşsin biraz.
Kuşlar nakarat tutsun.
Çağlayan dere bu gün suyum daha çok,
Daha gür akıyor diye seslensin.

Tutunabilmekse hayat memleketine bir bak.
Sahiblen kayboluşlarına,
Sonra öykülerin daha güzel olsun.
Okunduğunda doysun eksik yetişen bodur ağaçlar.
Bozkır çiçekleride nasibini alsın, süslemesede evlerin vitrinlerini.
Onlarıda kokla ara, sıra,
Arının polen taşıdığını hatırla, Sonra petek, petek bal oluşunu.
Ustasınada değer ver,
Korunmak için olduğunu bil arılardan..
Giydiği elbiselerin arkasında onunda kalbi olduğunu bil.

Tutunabilmekse hayat tutun tutunabildiğin kadar.
Sonra ayakta durmasınıda bil.
Çok sallama dallarını.
Mevsimlerin sonbaharıda var.
Güz mevsiminde mektup salar dallarından toprak anaya,
Sonra onun bağrında gömülür gider.
Ardından Zemheride karakış bastırır,
O’ dallarda tutunmak kolay değildir sonra,
Acı poyrazda yalnız kalmakta var.

Tutunabilmekse hayat, sende tutunmasını bil.
Sonra bahara tekrar kavuşmasınıı.
Minik serçelerin öteceğini zannetme hep dallarında.
Birde Kartalı, şahini var.
Kaptığı gibi dağlara taşlara atanı var.
Kalma sakın kayalıklarda, sonra maazallah
Kayalıklardan aşağı sarp uçurumlarda var.
Hayat hep tutanabilmek dedikse o kadarda demedik.
Sonra havalan gökyüzüne doğru,
Kanat aç sende bir pelikan ol, sonra göllerde kuğu..
Balesinide yap kuğuların..
Sonra durgun göllerde bir gün yüzerken masmavi gökyüzünüde unutma.
Ordan bakarken aşağılara, karıncaların yuvasınıda gör.

Tutunabilmekse hayat tutunmaya devam et.
Ne zamanki dolarsa tanrının verdiği müddet, yine hep dua et.
“Kimseye muhtaç etmeden ve elden avuçtan düşmeden..
Ya rabbim benide yanına kabul et” diye..
Tutunabilmekse hayat, Tanrının verdiklerinede riayet et,
Az çalışıpta boyun bükmek yerine, çok çalıştımda bu kadar verdi de hak..
Sakın olmasın kimsenin kuruşunda gözün,
Diptik ayakta dur sonuna dek, Yoksul düşsende,
Mutlu ol gönlünün zenginliğinden.
Ama unutmaki yine tutunmaksa hayat tutun tutunabildiğin yere kadardır..

Güven   Gürbüz

yazar

www.sebinmedya.com

06.06.2005 – Ankara – Çankaya

İyilik yap denize at…

İyilik yapana her kişi yapar iyilik,
Ya kötüğe karşı yapılan iyilik?

İyilik yap denize at der kimisi, kimisi yapmasada iyilik, yaptım der, gösteriş ise işi. Oysaki iyilik ne insanın başına kakılır, ne reklam malzemesi yapılır. Onun fazileti içerdiği kalbi hislerde saklıdır. Kul bilmezse tanrı bilsin denir ya hani? İyilik hep sonuçta iyiliği doğurur.

Düşen yaprakları topluyorum hep yerlerden, kendime iyilik olsun diye. Bu yapraklar ne ağaçtan dökülüyor toprağa, ne toprakta yeşeriyor. İnsanın kendine iyilik yapması da söz konusu, yazabilmek kadar okumayı da bilerek.

İyilik yapmanın üç yolu vardır.

1. İyiliğe iyilik yapmak: Yapılan bir iyiliğe en azından teşekkür etmek. İnsanın en tabii görevi değilmidir? Bundan daha değerlisi, iyiliğe benzeri bir iyilikle karşılık vermektir.
2. Karşılık beklemeden iyilik yapmak: Böyle davrananlar diğerlerinden daha üstün kimselerdir.
3. Kötülük edene iyilik etmek: İyiliklerin en değerlisi budur. Ne demişler:

İyiliğe iyilik her kişinin karıdır.
Kötülüğe iyilik er kişinin karıdır.

Er kişinin karı olduğu için de kötlük edene iyilik edenler pek azdır.

Yüce tanrımız (Fussilet-34) buyuruyor ki;
“ İyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel şeyle sav, en güzel şekilde önle. O zaman bakarsın ki seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost oluvermiştir.”

Kötülüğe karşı kötülük yapanların ise, kötülük yapandan farkı kalmaz.

Hepimizin kalbi hislerle mutluluğu aradığımız gerçeği ile yola çıkarak İyiliğin önemini az da olsa anlayabilmek için bu hafta yazıma bir renk katmak istedim. Maddi sıkıntılarımızın had safhaya vardığı bu aylarda, maddi ve manevi olarak huzuru yakalayabilmek için daha çok ilişkilerimizde dikkatli olmak zorundayız. Birbirimize yardımcı ve destek olmamız her zaman için iyiliğin önemini, bir çok insana da örnek olarak gösterilecektir.

İyilik iyiliği doğurur..

Güven Gürbüz